AB'nin yeni Göç ve İltica Paktı: Sınırlar daha güvenli, insan hayatı daha güvensiz
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Avrupa Birliği'nin yeni Göç ve İltica Paktı'nı ve bu paktın göçmenlerin geleceği açısı
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Avrupa Birliği'nin yeni Göç ve İltica Paktı'nı ve bu paktın göçmenlerin geleceği açısından ne ifade ettiğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Geçtiğimiz günlerde yürürlüğe giren Göç ve İltica Paktı, Avrupa Birliği'nin (AB) göç ve iltica politikasının yeni çerçevesini oluşturuyor. Pakt, içerdiği çok sayıdaki düzenlemenin olumlu ve olumsuz maddeleriyle günlerdir tartışılıyor.
"Avrupa değerlerine bağlı kalarak sonuç odaklı çalışan, AB düzeyinde göçü yöneten ve ortak bir iltica sistemi kuran bir dizi kural" olarak tanımlanan pakt, deklare edilen amaçları bakımından ilk bakışta olumsuz görünmüyor. Ancak güvenli dış sınırların sağlanması, hızlı ve verimli işlemler, etkili bir dayanışma ve sorumluluk sistemi ile "göçün uluslararası ortaklıklara entegre edilmesi" şeklindeki başlıklar, pakta hakim olan perspektif ve içerik hakkında yeterli bilgi vermiyor.
Yeni haliyle merkezdeki sağ, sol, sosyalist ve liberallerin paktı desteklemesi, buna karşılık hem aşırı sağcıların hem de sol gruplar ve insan hakları savunucularının karşı çıkması, ilk bakışta paktın makul olduğuna ilişkin bir görüntü oluşturabilir. Ancak buradaki yeni merkezin aslında birçok konuda olduğu gibi demokratik makuliyeti temsil eden orta nokta olmadığını, bu konuda adalet ve hak temelli bir perspektifi temsil ettiğini de düşünmemek gerektiğini belirtmek gerek. Ağırlıklı olarak soldaki pek çok kişi ve grupla birlikte yeşillerin, insan hakları örgütlerinin, hak temelli bütünleşik bir göç politikasından yana olanların ve tabii iltica hakkını kullanmak zorunda olanların pakta ve onunla gelen düzenlemelere karşı oldukları görülüyor.
Öte yandan paktın içerdiği bazı düzenlemeler, örneğin çocukların, kadınların, dezavantajlı gruplardan sığınmacıların korunmasıyla ilgili olan veya hak ihlalleriyle ilgili izleme mekanizmalarını öngören maddeleri, yükselen göç veya yabancı düşmanlığı gerçeği karşısında yeniden konumlanan pek çok siyasetçinin, "demokrat duruşuna" halel getirmeden onu desteklemesini kolaylaştırıyor. Aşırı sağcılar ve göçmen karşıtları sürekli el yükselterek paktı eleştirseler bile onun “yönünü” doğru buluyorlar ve öteden beri söylediklerinin gerçekleşmesi olarak görüyorlar. Marine Le Pen, 2023’te göçle ilgili düzenlemeleri “ideolojik zafer” olarak adlandırırken de bugün pakete karşı olduğunu söyleyip, göçle ilgili kısıtlamalara evet oyu verirken tutarlı. 17 Haziran’da Avrupa Parlamentosu'nda, “tarihinin en katı göç yasası” olarak adlandırılan yasanın kabul edilmesinin ardından yumruklarını havaya kaldıran ve “onları geri gönderin" diye tempo tutan aşırı sağcı milletvekilleri de öyle.
Gelinen aşamada mesele Göç ve İltica Paktı'nın maddelerinden daha derinde. Göçü ve mültecileri sorun olarak gören, onların haklarını kısıtlamayı öngören ve geri gönderme hakkını yıllar içinde gittikçe aşındıran perspektiften bir kopuş olup olmadığına bakmak gerek. Örneğin Avrupa’nın dış sınırlarının "çok daha güvenli" olması herkes için aynı anlamı taşımıyor. Aynısı "dayanışma" ve "sorumluluk paylaşımı" için de geçerli.
Buradaki “dayanışma” kapıları birlikte kapatmak için üye ülkeler arasındaki işbirliği anlamında mı yoksa İnsan Haklar Evrensel Beyannamesi'nin birinci maddesindeki bütün insanlara karşı “kardeşlik zihniyeti” ile hareket etme anlamında mı? “Göçün uluslararası ortaklarla entegre yürütülmesi” insanların iltica hakkını kullanmasının ortaklaşa engellenmesini mi ifade ediyor yoksa göçün kaynağındaki ülkelerin kitlesel göç vermesine sebebiyet veren şiddete, savaşlara ve soykırımlara seyirci kaldıkları veya destekledikleri küresel düzene karşı bir ortaklığı mı?
Örneğin AB, soykırıma rağmen İsrail’i destekliyor ve onun etnik temizlik yapmasına karşı anlamlı bir tepki vermiyor. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Gazze'nin altyapısının büyük ölçüde yok edildiğini, bölgenin harabe halinde kalacağını ve yaşanmaz hale geleceği için Filistinlilerin bölgeden göç etmek zorunda kalacağını ifade ediyor. Bunun anlamı, eğer İsrail amacına ulaşırsa milyonlarca Filistinlinin göçmen durumuna düşmesi. Bu durumda AB kiminle “dayanışacak” ve hangi “uluslararası ortaklarla” süreci birlikte yürütecek? Kaynak ülkede sorunu çözmek, soykırımı ve etnik temizliği durmak için Filistinlilerle mi, yoksa bu konuda bugünkü gibi sessiz kalıp, onlar göçmen olduğunda sınırlarından içeri girip iltica hakkını kullanamasınlar diye “üçüncü ülkelerle” mi?
Son yıllarda AB ülkelerindeki göçmen sayısındaki azalış dikkat çekici. Ancak bu tablo, insan haklarını, bu kapsamda hak sahibi bireyler olarak mültecilerin yaşama hakkını önemseyenler açısından geçmişe göre gittikçe daha da olumsuzlaşıyor. Frontex ve IOM'un güncel verilerine bakıldığında 2026’nın ilk aylarında Avrupa'ya düzensiz geçişlerin yüzde 40 oranında azaldığı, buna karşılık Akdeniz'deki ölümlerin ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 150'den fazla arttığı görülüyor. Sadece Akdeniz genelinde 2026'da en az 990 ölüm kaydedildi. Bu da 2014'ten bu yana yılın en ölümcül başlangıçlarından biri oldu. [1] Yıllara yayılan cezasızlık sorununu da bu meselenin bir parçası olarak değerlendirmek doğru olur. Bu oranların anlamı açık: Artık iltica hakkını kullanmak için AB sınırlarına erişen insan sayısı azalıyor. Pakttan daha önemli olan ve aynı zamanda paktın nasıl uygulanacağı hakkında fikir verici olan da bu aslında. Başta AB olmak üzere tüm devletler denizlerde neler yaşandığını biliyor. Ancak yeni paktla birlikte "başka ülkelerde operasyon yapan bir güce" dönüşüp, "Avrupa’nın ICE’ı" haline gelerek daha fazla ihlallerle anılacağından korkuluyor.
“Kötüler, yanlış akıl yürütenlerden başkası değildir.” demişti Cabanis. Şimdi “yanlış akıl yürütenlerin” belirlediği bir göç ve iltica politikası AB’yi ve dünyayı etkisine almış görünüyor. AB’nin çelişkili halleri, bir yandan ihlal yaparken diğer yandan ellerini temiz tutma iddiasını da sürdürmekten geliyor. “Özgürlük, birey ve etik” gibi kavramlarla ve hukuki güvencelerle aleni biçimde mesafelenmiş görüntüsü vermemek istiyor.Aslında bütün mesele, biçimsel olarak insan haklarının sınırları içinde kalarak geri gönderme yasağını elden geldiğince işlevsizleştirmek, onu gittikçe daha uygulanamaz hale getirmektir. Göç ve İltica Paktı tam da bunu açıkça reddetmeden, onun getirdiği güvencelere saldırıyor. İnsanları, iltica hakkını ileri sürebilecekleri kadar yakına getirmeden, AB sınırlarına yaklaştırmadan “değerlendirmek” istiyor. “Giriş yapmamış sayılma hukuki kurgusu” (Legal fiction of non-entry) da AB topraklarına veya hakimiyet alanına giren ve iltica başvurusunda bulunan kişiyi fiziksel olarak orada tutarken, “sen aslında burada değilsin” demek şeklindeki hüllenin bir ifadesi olarak değerlendirilebilir.
Katılaştırılmış sınır politikalarının ve denizde özel kurtarma operasyonlarına getirilen kısıtlamaların zaten tehlikeli olan rotaları daha da tehlikeli hale sokarken evini terk etmek durumunda kalan insanı da caydırmıyor. Daha iyi, daha insani -veya daha az kötü- bir küresel sistemin parçası olacak hak temelli, bütünleşik bir göç politikasını tesis etmek için geciktiğimiz her an Akdeniz’de, Meksika Körfezi'nde ve başka denizlerde insanlar ölüyor. Pangalar okyanusun dalgalarına, göçmen botları da yeni "Avrupa değerlerine" karşı direnemiyor, yaşama hakkı ihlal ediliyor.
Bütün bir yaklaşımın değişmesine ihtiyaç var. Göçü üreten sorunlarla değil göçmenle uğraşmak, göç kısıtlamaları koymak ölümleri artırıyor. Bu anlamıyla kaynak ülkedeki insanları kitlesel olarak yollara döken, her an batacak botlara savuran şiddet, savaş ve katliamlar kaynağında engellenebilir. Göçü beraberinde getiren sorunları çözmek için “göç sorunu” yerine kitlesel göç üreten durumları konuşmak gerek. AB üyesi olan olmayan bütün ülkelerin gerçekten bir “sorumluluk paylaşımı” yapmasına ihtiyacımız var. Ancak Göç ve İltica Paktı'ndaki anlamda değil.
[1] IOM, 7 Nisan 2026, https://www.iom.int/news/over-180-feared-dead-mediterranean-death-toll-nears-1000-2026
[Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
(Kaynak: AA)