Avrupa'da Müslüman karşıtlığı son 10 yılda artarak ana akım siyasete yerleşti
İrlanda'daki Limerick Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Georgetown Üniversitesi bünyesindeki The Bridge Initiative'in Kıdemli Araştırmacısı Dr. Far
İrlanda'daki Limerick Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Georgetown Üniversitesi bünyesindeki The Bridge Initiative'in Kıdemli Araştırmacısı Dr. Farid Hafez, Avrupa'da Müslüman karşıtlığının (İslamofobi) son 10 yılda kötüleşerek birçok ülkede gündelik siyasete ve kurumlara yerleştiğini ve aşırı sağın İslam karşıtı gündeminin bugün merkez sağ ve merkez sol partiler tarafından da benimsendiğini belirtti.
Anadolu Ajansı'nın (AA) "Avrupa'da ayrımcılık" başlıklı dosya haberinin ilk bölümünde, Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Enes Bayraklı ile birlikte yılda bir yayımlanan Avrupa'da İslamofobi Raporu'nun editörlüğünü yapan Dr. Farid Hafez, kıta genelinde yayılmaya devam eden İslam karşıtlığının seyrini, ana akım siyasetin tutumunu, Avrupa kurumlarının yaklaşımını ve bu sorunun aşılması için atılması gereken adımları değerlendirdi.
Avrupa'daki tablonun tek yönlü olmadığını ifade eden Hafez, "Bir yanda Müslüman karşıtı ırkçılığın bir sorun olduğuna dair artan bir farkındalık var ve bu konuda bir şeyler yapmaya çalışan insanlar bulunuyor. Ancak tüm bu çabalar belli ölçüde çok sınırlı. Çünkü çok daha güçlü olan eğilim, İslamofobinin birçok Avrupa ülkesinde normalleşmiş gündelik siyasete ve kurumlara son derece kök salmış olması. 10 yıl öncesine bakıp bugünle kıyasladığımda durumun daha da kötüleştiğini söyleyebilirim." dedi.
Hafez, 2015 yılına ilişkin ilk raporu yayımladıklarında İslam karşıtlığının ağırlıklı olarak aşırı sağ tarafından kullanıldığını, toplumun daha merkezdeki kesimlerinden buna karşı belli bir direnç bulunduğunu anlattı.
"10 yıl sonra gördüğümüz şey, aşırı sağın birçok ülkede güç kazanmasının yanı sıra aşırı sağın İslamofobik gündeminin pek çok merkez hükümet tarafından tamamen sahiplenilmesi." diyen Hafez, Danimarka'da bunu Sosyal Demokratların, bazı ülkelerde ise muhafazakarların yaptığını kaydetti.
Hafez, Almanya'da bunun her zaman devlet politikasının bir parçası olduğunu, Avusturya'da ise son yıllarda çok daha normal hale geldiğini aktardı.
Avrupa'da siyasi merkezin zayıfladığına, siyasi yelpazenin her iki ucundaki partilerin de seçim kazandığına işaret eden Hafez, Almanya'da son dönemde yapılan iki seçimi buna örnek gösterdi.
Hafez, Berlin'de Müslüman karşıtı ırkçılıkla mücadele edilmesi gerektiğini savunan sol bir adayın kazandığını, ülkenin doğusundaki bir eyalette ise "son derece İslamofobik" bir parti olarak nitelendirdiği aşırı sağcı Almanya için Alternatif'in (AfD) zafer elde ettiğini hatırlattı.
Bu tabloda kent ile kır arasında belirgin bir ayrışma olduğunu vurgulayan Hafez, benzer bir durumun Fransa'da da görüldüğünü, son parlamento seçimlerinde solcu Boyun Eğmeyen Fransa'nın (LFI) öne çıktığını, cumhurbaşkanlığı seçimi anketlerinde ise aşırı sağcı adaylardan birinin önde göründüğünü anlattı.
Hafez, Müslümanların ve farklı nüfus gruplarının ağırlıklı olarak kentlerde yaşadığını, bu kesimlerin ırkçı söyleme kırsaldakiler kadar itibar etmediğini dile getirdi. Hafez, Müslümanların toplam nüfus içinde çok küçük bir paya sahip olduğu kırsal bölgelerde ise bu söylemin daha fazla karşılık bulduğunu anlattı.
Ulusal düzeyde hala belirleyici olan geleneksel merkez sağ ve merkez sol partilerin İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda aşırı sağın söylemini büyük ölçüde benimsediğine değinen Hafez, şunları söyledi:
"Aşırı sağ bunu açıkça ırkçı bir ideoloji temelinde yapıyor. Merkez sağ ise bu ırkçı söylemi çok daha örtülü bir şekilde benimsemeye çalışıyor. Sosyal Demokratlar da çoğu zaman benzer şekilde örtülü bir yol izliyor ancak farklı bir bakış açısıyla, daha çok laikliği savunma adına bunu yapıyor. Muhafazakar Hristiyan Demokrat partiler ise Hristiyan ya da Yahudi-Hristiyan medeniyet değerlerini savunduklarını öne sürüyor."
Hafez, BM'nin 15 Mart'ı İslamofobiyle Mücadele Uluslararası Günü olarak kabul etmesine rağmen Avrupa düzeyinde bunu tanıma konusunda büyük bir isteksizlik bulunduğunu belirtti.
Avrupa Birliği Komisyonunun Müslüman Karşıtı Nefret ve Ayrımcılıkla Mücadele Koordinatörlüğünden de bahseden Hafez, bu makamın oldukça kısıtlı kaynaklara sahip olduğunu ve AB'nin antisemitizmle mücadele koordinatörü gibi diğer koordinatörlerinin yetkilerinden yoksun bulunduğunu vurguladı.
Hafez, Alman polisinin uzun süre önce Müslüman karşıtı nefret suçlarına ilişkin veri toplamaya başladığını, Norveç'in ise Müslüman karşıtı ırkçılıkla mücadeleye yönelik ulusal eylem planı kabul eden tek hükümet olduğunu ifade ederek, yerel düzeyde de İslamofobiye karşı harekete geçmek isteyen Avrupa şehirlerinin "İslamofobiye Karşı Şehirler" adıyla işbirliği yaptığını anlattı.
İslamofobiyle mücadele söyleminin nasıl kurumsallaştırılacağının en büyük sorun olduğunu dile getiren Hafez, kamu sektöründe çalışanların başörtülü ve görünür şekilde Müslüman olan kadınlara karşı ayrımcılık yapmaması için eğitilmesi ile eğitim alanında atılabilecek adımlara dikkati çekti.
Hafez, en zorlu alanın güvenlik aygıtı olduğunu ve birçok Avrupa ülkesinde bağımsız Müslüman faaliyetlerinin suç kapsamına sokulduğunu aktardı.
Fransız hükümetinin bu konuda "son derece düşmanca" bir tutum sergilediğini belirten Hafez, Müslüman derneklerinin kapatıldığını, mal varlıklarına el konulduğunu ve bunun terörle mücadele mevzuatı ile gayriresmi olarak "ayrılıkçılık karşıtı yasa" diye bilinen düzenleme adına yapıldığını hatırlattı.
Güvenlik odaklı bakış açısının bağımsız Müslüman faaliyetlerine ve Avrupa dışındaki ülkelerle bağlantısı olan Müslüman derneklerine yaklaşımının "çok zarar verici" olduğunun altını çizen Hafez, terörle mücadele aygıtının genişlemesiyle bu alana giderek daha fazla kaynak aktarıldığını kaydetti.
Avrupa hükümetlerinin tutumunu değiştirmesinin mümkün olduğunu dile getiren Hafez, Müslümanların sayısının arttığını ve özellikle Berlin'deki seçimde görüldüğü gibi siyasi açıdan giderek daha önemli hale geldiklerini söyledi.
Hafez, şunları kaydetti:
"Bence baskı içeriden gelmek zorunda. Müslümanların kendilerini siyasi olarak daha iyi örgütlemesi gerekiyor. Mevcut parti sistemi içinde ya da yeni siyasi partilerle, hangisini tercih ederlerse etsinler, tüm farklı yolları kullanmaları ve giderek daha fazla baskı oluşturmaları gerekiyor. Ancak sesinizi duyurmak zorunda bırakacak şekilde örgütlendiğinizde bir değişim yaratabilirsiniz. Bu değişim beyazlardan gelmeyecek. Müslümanların ve Müslüman karşıtı ırkçılığın nihayetinde herkese zarar verdiğini anlayan diğer müttefiklerin oluşturacağı baskıdan gelmek zorunda."
Bunun gerçekçi bir hedef olduğunu ancak bilinçli bir çaba gerektirdiğini vurgulayan Hafez, Müslüman çoğunluklu ülkelerin de farklı roller üstlendiğine dikkati çekti.
Bazı Müslüman ülkelerin kendi çıkarları için aşırı sağcı partileri desteklediğini belirten Hafez, bazı Avrupa ülkelerinde büyük nüfusa sahip olan ülkelerin diplomatik bağlarını Müslümanlar üzerindeki baskıyı hafifletmek için kullanabileceğini ifade etti.
Hafez, "Bu, 15 yıl önce asla söylemeyeceğim, hatta karşı çıktığım bir şeydi. Ancak Müslümanların durumunu kolaylaştıracak her türlü yardımın dikkate alınması gereken bir noktaya geldik." dedi.
(Kaynak: AA)