Batı dünyasında ‘İnsanat bahçeleri’ gerçeği
1969 yılı olmalı. Sisli bir İstanbul günü. Rahmetli babam elimden tutup Topkapı Sarayı’nı gezdirmişti. Ardından sarayın alt kısmına düşen Gülhane Parkı’nda hayv
1969 yılı olmalı. Sisli bir İstanbul günü. Rahmetli babam elimden tutup Topkapı Sarayı’nı gezdirmişti. Ardından sarayın alt kısmına düşen Gülhane Parkı’nda hayvanat bahçesini ziyaret etmiştik. Gülhane Parkı’nda neden bir hayvanat bahçesi bulunduğunu uzun süre çözemedim.Ne zaman ki burasının sarayın gülhanesi yani çiçek bahçesi olduğunu ve burada yalnız sarayın ihtiyacı olan çiçeklerin üretilmekle kalmadığını, tavus kuşu gibi sarayın süs hayvanlarının barınağı olduğunu öğrendim, kafamdaki düğüm de çözüldü. Gülhane’deki hayvanlar (en azından çekirdeği) hayvanat bahçesine öncülük etmişti.Lakin Batı’da hayvanat bahçeleri gibi 'insanat bahçeleri' de vardı.Hem de modern zamanlara, 1960’lara kadar devam etti.İnsanat bahçelerinde çekilmiş siyah beyaz fotoğraflara bakıyor ve ister istemez isyan ediyorsunuz:Şu adilikleri planlayan ve pazarlayanlar insan olamaz!Haklısınız, insan olamaz da hayvan olabilir mi peki?Bir zamanlar Avrupa'nın ışıltılı başkentlerinde Avrupalı barbarların gönlünü eğlendirmek ve Beyaz Adam'ın egosunu tatmin ve sözde üstünlüğünü teşhir etmek maksadıyla İnsanat Bahçeleri kurulduğu fotoğraflarla da tespit edilebilen taş gibi bir gerçek.Gelin görün ki bizde kafaları ütüledikleri için Batılı medenidir, Afrikalı ise yamyam.İnterneti karıştırdığınızda 1905 yılında New York’un Coney adasında kurulmuş İnsanat Bahçesinin fotoğrafı çıkar karşınıza.Beyaz Amerikalılar Filipinli yeni yürümeye başlamış masum bir çocuğu ve annesini kaçmasın diye ellerinden direğe bağlamış, teşhir ediyorlar müşterilere. Ve zavallı küçüğü ve bedbaht anasını görmek, daha doğrusu ‘keşfetmek’ için bilet almış Amerikalılar gariban kıza maymun muamelesi yapıp fıstık atmış, yani kendilerince iyilik etmişler!Yıl: 1905. Paris'te bir İnsanat Bahçesi açıldı.Hem Asyalı kabile mensupları, hem Amerika'nın yerli halkları, hem de Afrikalı “ilkeller” sergilendi bu lanetli bahçede.Belçika'nın Brüksel şehrindeki son İnsanat Bahçesi ben doğmadan üç yıl önce kurulmuş (1958). Basından gelen tepkiler üzerine nasılsa utanmış sömürgeci Belçikalılar ve insan teşhir bahçesi bir daha düzenlenmemiş. (Devamı aşağıda, Erhan Bener’in anlattıklarında.)Darwinizmin türler arasında bir ‘ara geçiş formu’ arayışına delil üretmek için hayvan gibi zincirlenip kafese konulan ve birçok ‘insanat bahçesi’nde şempanze ve orangutan gibi maymun türleriyle birlikte teşhir edilen Ota Benga’nın hazin hikâyesi can yakıcıdır:O zamanlar Belçika’nın sömürgesi olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti topraklarında yaşayan bir “pigme” iken yakalanıp köle tüccarlarına satıldı Benga. Ardından yeni sahibi tarafından ABD’ye götürülüp St. Louis Dünya Fuarı’nda diğer Afrikalılarla birlikte teşhir edildi.1906 yılında New York’taki Bronx Hayvanat Bahçesi’nde bir orangutanla birlikte sergilenmiş mazlum Ota. Tabelasında “Eylül ayı boyunca her öğleden sonra sergilenir” diye yazıyormuş. Günlük on binlerce ziyaretçi çekmiş ve ancak Afrika kökenli din adamlarının protestosu sayesinde paçayı kurtarabilmiş.Sonra tütün fabrikasında çalışıp Afrika’ya dönmek için para biriktirmiş Ota Benga. Birinci Dünya Savaşı sırasında Afrika’ya gemi seferleri durdurulduğunu öğrenince tabancasını kalbine sıkarak intihar etmiş. Canından bezdiği o anda sadece 32 yaşındadır.Ota Benga’nın hikâyesi 20. yüzyıl başındaki sömürgecilik, ırkçılık, “insanat bahçeleri” ve sözde bilimsel ırk teorilerinin somut örneği kabul edilir.Aşağıdaki iki paragraf bir Türk yazarın gezi notlarından:“Dışarı çıktık. Karşımıza Belçika’nın o tarihte hâlâ sömürgesi durumunda olan Kongo ve Ruanda-Urundi pavyonları çıktı. Pavyonların arkasında Afrika bitkileriyle süslü kocaman bir bahçe vardı. Büyük bir olasılıkla bu bahçe, Fuar’ın açılmasından önce de vardı. Bu bahçeye Kongolu yerlilerin kulübeleri yerleştirilmişti. Bir kamış perdenin arkasındaki bu kulübelerde, çoluklu çocuklu zenci aileleri, kabile reisleri oturuyor, gelip geçenler sirk hayvanlarını ya da hayvanat bahçesindeki acayip hayvanları seyreder gibi bu kara derili insanları merakla inceliyorlardı.”“Arabamız vardı ya, daha sonraki günlerde de sık sık fuara gidip serginin tadını çıkardık. Bu arada, ilk gidişimizde canımızı çok sıkmış olan Afrika pavyonlarının önünden rastlantıyla tekrar geçmiştik. Herhalde basında çıkan sert eleştiriler üzerine, kulübeler boşaltılmıştı. Tam buna seviniyorduk ki, daha acı bir görünümle karşılaştık. Büyük Kongo pavyonunun içine, çevresi camlı bir odacık koymuşlardı. Bu cam kafesin içinde üç zenci ressam, tuvallerinin başına geçmiş, birbirinden güzel resimler yapmaktaydılar. Kafesin en göze görünür yerine bir tabela yerleştirilmişti. Tabelada, İngilizce, Fransızca ve Flamanca olarak, “Eski yamyamlara resim yapmasını öğretiyoruz!” yazılıydı. Cam odacığın dört yanında insanlar toplanmış, resim yapan bu tuhaf yaratıkları seyrediyorlardı. Ressamların başları önlerine eğik, gözleri hüzünlüydü. Burası, İkinci Dünya Savaşı sırasında ırkçı Almanların işgâline uğramış olan Belçika’nın sömürgesiydi. Ancak, Batılı için insan demek, Batılı insan demekti.” (Erhan Bener, Arabalarım, Remzi: 2003, s. 40-41.)Şu satırlar da İbrahim Kalın’ın Barbar, Modern, Medeni: Medeniyet Üzerine Notlar adlı ufuk açıcı kitabından (İnsan: 2018, s. 82-83):“Hayvanat bahçesinde kafesin arkasındaki vahşi ve ehlileştirilmiş hayvanları izleyen ziyaretçiler, insanat bahçelerindeki yabanileri izlerken de muhtemelen aynı hislere kapılıyorlardı: acıma, üstencilik, lütufkârlık, hatta gizli bir hayranlık. Zira modern, şehirli, zarif, kırılgan Batılılara göre bu yarı-hayvani varlıkların bir dizi olağanüstü özelliklere sahip oldukları ve bu yüzden vahşi tabiatta hayatta kalabildikleri düşünülüyordu. Bir köpeğe yahut maymuna yem verir gibi tedirgin bir şekilde bu insanlara bir bariyerin üstünden yiyecek-içecek uzatmaları da bu ziyaretçilerde farklı bir tatmin ve âlicenaplık duygusu yaratıyor olmalıydı. Ne de olsa ayaklarına kadar gelen yabanileri doyurmak da modern medeniliğin bir gereğiydi.”“İnsanat bahçeleri, 19. yüzyıl Avrupa’sında dört ana unsuru bir araya getirmekteydi: sömürgecilik, bilim, ırkçılık ve kamuoyu. Avrupalı ülkeler sergilere, sömürgeleştirdikleri ülkelerin insanlarını getiriyordu. Bu, sömürgeciliğin faziletlerine yönelik propaganda çalışmalarının bir parçasıydı. Etnoloji, antropoloji ve biyoloji gibi bilim dalları bu geri ırklar hakkında gözlemler yapma imkânına kavuşuyor ve beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlamak için hummalı bir çalışma yapıyordu. Irkçılık, biyolojik ve kültürel anlamda çağın ruhunu belirleyen ana akımdı.”*Kimse kusura bakmasın, insanlığın ne olduğunu Batı’dan öğrenecek kadar hafızamızı yitirmedik çok şükür.
(Kaynak: ENSONHABER)