Beş deniz arasında Türkiye: Kalpgah coğrafya mı, kapasite mi?
SETA Dış Politika Araştırmacısı Dr. Tunç Demirtaş, beş deniz havzası ekseninde Türkiye’nin stratejik konumunu ve dış politika yaklaşımını AA Analiz için kaleme
SETA Dış Politika Araştırmacısı Dr. Tunç Demirtaş, beş deniz havzası ekseninde Türkiye’nin stratejik konumunu ve dış politika yaklaşımını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Jeopolitik düşünce, uzun süre haritaya bakarak yazıldı. Heartland Teorisi, Avrasya’nın içlerini kalpgah olarak tarif ederken gücü büyük ölçüde kara kontrolüne bağladı. Günümüzde ise bu çerçeve tek başına yeterli değil. Güç, artık sadece sınır çizmekle ya da belirli bir alanı kontrol etmekle ölçülmüyor. Ticaret, enerji, veri, güvenlik ve diplomasi, sürekli hareket halinde. Bu hareketi okuyabilen, yönlendirebilen ve kriz anlarında düzenleyebilen aktörlerin etkisi artıyor.
Akdeniz, Karadeniz, Hazar, Kızıldeniz ve Basra Körfezi birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin konumu daha farklı bir anlam kazanıyor. Bu beş deniz havzası, tek tek su kütlelerinden ibaret değil. Küresel ticaret yolları, enerji hatları, liman rekabeti, deniz altı iletişim kabloları, askeri varlık ve kriz dinamikleri burada iç içe geçmiş durumda. Hürmüz Boğazı, Babülmendeb, Süveyş Kanalı, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, bu hattın dar geçitleri olarak bulunuyor. Bu geçitlerden birinde yaşanan aksama, ABD/İsrail-İran Savaşı’nda görüldüğü üzere kısa sürede bölgesel ve küresel sonuçlar üretebiliyor.
Nitekim Türkiye, bu hattın merkezinde yer alıyor fakat Türkiye’yi önemli kılan unsur, sadece coğrafi konumu değil. Asıl mesele, farklı havzalarda aynı anda var olabilme, krizleri okuyabilme ve değişen dengelere göre pozisyon alabilme kapasitesidir. Bu nedenle kalpgah kavramı, bugün yalnızca haritada işaretlenen bir merkez olmanın ötesinde akışları düzenleyebilme ve istikrar üretebilme kabiliyeti olarak okunmalıdır.
Bu coğrafya, yeni bir stratejik alan değil. 11. yüzyıldan itibaren “Beş Deniz Yaylası” olarak anılan bölge, göçlerin, ticaretin, askeri hareketliliğin ve kültürel etkileşimin kesiştiği bir alandı. İnsanlar, mallar, fikirler ve ordular, bu hat üzerinde hareket ediyordu. O dönem için belirleyici olan atlı hareketlilikti. Bugün ise enerji hatları, konteyner gemileri, veri akışları, yatırım hareketleri ve diplomatik temaslar, aynı işlevi farklı araçlarla sürdürüyor. Araçlar değişti ama coğrafyanın hareket üretme niteliği devam ediyor.
Osmanlı deneyimi de bu sürekliliği anlamak açısından önemli bir örnek sunuyor. Osmanlı Devleti, yüzyıllar boyunca Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Sahraaltı Afrika’nın belli yerlerinde bölge dengeleri üzerinde belirleyici etkiler üretti. Bu etki, askeri güçle birlikte diplomatik esneklikten, ticaret yolları üzerindeki konumundan ve farklı coğrafyaları aynı siyasi çatı altında yönetebilme kapasitesinden kaynaklanıyordu. Osmanlı, değişen güç dengelerini okuyabildiği dönemlerde alanını genişletti. Şartların zorlaştığı dönemlerde ise denge arayışına yöneldi. Günümüzde Türkiye’nin dış politikasında görülen çok yönlü hareket kabiliyeti, bu tarihsel tecrübenin güncel şartlara uyarlanmış bir devamı olarak okunabilir.
Burada “konjonktürel rasyonalizm” kavramı devreye giriyor. Türkiye’nin dış politikasını tek bir çizgiye, tek bir bloka ya da tek bir dosyaya indirgemek açıklayıcı değil. Ankara, farklı dosyalarda farklı hesaplar yapıyor. Aynı aktörle bir sahada rekabet ederken başka bir sahada işbirliği geliştirebiliyor. Bu yaklaşım, parçalı ve kırılgan uluslararası sistemde hareket alanı üretme kabiliyetinin bir yansımasıdır.
Karadeniz, bunun açık örneklerinden biri. Türkiye, NATO üyesi olarak konumunu korurken Rusya ile temasını koparmadı. Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında tahıl koridoru gibi girişimlerin mümkün olabilmesi, bu denge politikasının sonucuydu. Benzer bir yaklaşım, İran merkezli gerilimlerde de görüldü. ABD/İsrail-İran hattında savaş ve tırmanma riskinin arttığı dönemlerde Türkiye, bölgesel yangının yayılmasını engellemeye dönük diplomatik temaslarını sürdürdü. Bu noktada amaç yalnızca pozisyon almaktan ziyade krizin maliyetini sınırlayacak kanalları açık tutmak olarak görüldü.
Türkiye’nin beş deniz havzasındaki rolü, güvenlik boyutunun çok ötesinde. Bağlantısallık, burada ana kavramlardan biridir ancak Türkiye, bağlantısallığı sadece ekonomik hatlar, ticaret koridorları veya lojistik güzergahlar üzerinden okumuyor. Aynı zamanda bu kavram, siyasi, coğrafi, kültürel, sosyolojik ve güvenlik boyutları olan geniş bir stratejik çerçeveye işaret ediyor.
Kalkınma Yolu Projesi, Orta Koridor, Hazar geçişli enerji ve ticaret hatları, Doğu Akdeniz’deki enerji arayışları ve Kızıldeniz-Hint Okyanusu hattındaki güvenlik gündemi, bu bütünün farklı parçalarıdır. Türkiye’nin hedefi, küresel piyasanın ihtiyaç duyduğu malların geçtiği güvenli bir güzergah olmak ve bu geçişlerin güvenli, sürdürülebilir ve siyasi olarak yönetilebilir hale gelmesine katkı sunmaktır.
Kızıldeniz hattı, bu açıdan önemli bir test alanıdır. Süveyş Kanalı ile Babülmendeb arasındaki koridor, küresel ticaret için kritik öneme sahiptir. Son dönemdeki saldırılar, riskler ve artan maliyetler, bu hattın kırılganlığını gösterdi. Türkiye, burada doğrudan belirleyici bir güç değil ancak Somali’de yürüttüğü faaliyetler, güvenlik işbirliği ve kapasite inşası, uzun vadede bölgesel istikrara katkı sağlayabilecek araçlardır. Türkiye’nin Somali’deki varlığı, ikili ilişki başlığının yanı sıra Kızıldeniz ve Hint Okyanusu bağlantısallığı içinde de okunmalıdır.
Doğu Akdeniz’de ise enerji faaliyetleri, deniz yetki alanları, Kıbrıs meselesi ve bölgesel ittifaklar, Türkiye’nin hareket alanını doğrudan etkiliyor. Türkiye, bu alanda hem sahada hem masada varlık gösteriyor. Bu varlık, çevreleme baskılarına karşı denge üretme arayışının bir parçası. Aynı durum Karadeniz’de, Kafkasya’da, Körfez hattında ve Afrika Boynuzu'nda farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Son dönemde güvenlik algısındaki değişim de Türkiye’nin önemini artırıyor. Körfez bölgesinde artan riskler ve ABD/İsrail-İran hattındaki gerilimler, uluslararası sermayenin daha öngörülebilir alanlara yönelme arayışını güçlendiriyor. Türkiye, bu noktada güvenli liman ve istikrar adası olma potansiyeliyle öne çıkıyor ancak bu potansiyelin kalıcı avantaja dönüşmesi, çeşitli süreçlerin tamamlanması sonucunda olacaktır.
Sonuç olarak Türkiye’nin kalpgah rolü, sadece coğrafi konumundan kaynaklanmıyor. Beş deniz havzasındaki yerini anlamlı kılan şey, konjonktürel rasyonalizmle hareket edebilmesi, bağlantısallığı çok boyutlu okuması ve kriz dönemlerinde istikrar üretme kapasitesidir. Türkiye, elbette küresel sistemin tek merkezi değildir ancak küresel akışların kesiştiği en kritik hatlardan birinde yer almaktadır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan geniş hatta Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesi, enerji merkezi olma hedefi, bağlantısallık vizyonu ve güvenlik sağlayıcı rolü giderek daha fazla önem kazanıyor.
Kalpgah kavramı, günümüzde bir yer olmanın ötesinde krizleri yönetebilme, akışları düzenleyebilme ve güven üretebilme kapasitesini de yansıtıyor. Türkiye, bu kapasiteyi güçlendirdiği ölçüde beş deniz havzasında daha görünür, daha etkili ve daha belirleyici bir aktör olarak öne çıkacaktır.
[Dr. Tunç Demirtaş, SETA Dış Politika Direktörlüğünde araştırmacıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
(Kaynak: AA)