⚡ Ajans Online
KÜLTÜR - SANAT

Diller yok olurken insanlığın ortak hafızası da siliniyor

MÖ 1000 ile MS 1000 yılları arasında dilin "altın çağı" diye adlandırılan, insanlık tarihinde bu alandaki çeşitliliğin zirve yaptığı dönemde dünya genelinde 30

📍 Uşak
MÖ 1000 ile MS 1000 yılları arasında dilin "altın çağı" diye adlandırılan, insanlık tarihinde bu alandaki çeşitliliğin zirve yaptığı dönemde dünya genelinde 30 bin ila 75 bin lisanın konuşulduğu tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) verilerine göre, dünya genelinde konuşulan dillerin yaklaşık yüzde 40'ı farklı derecelerde tehlike altında bulunuyor. Bunların büyük bölümü, ekonomik baskılar, kentleşme, zorunlu göç, eğitim politikaları ve küresel ölçekte yaygınlaşan baskın diller nedeniyle yeni kuşaklara aktarılamıyor. Dil aktarımının kesintiye uğraması, birçok topluluk için yalnızca lisanın değil kültürel kimliğin, sözlü tarihin ve doğaya ilişkin kuşaklar boyunca biriken yerel bilginin de kaybolması anlamına geliyor. Bugün topluluklar tarafından konuşulmayan Latince, Sanskritçe, Antik Yunanca, Sümerce ve Hititçe gibi diller, geride bıraktıkları yazılı metinler ve kültürel miras sayesinde insanlık tarihinin, medeniyetlerin ve lisanların gelişiminin anlaşılmasına ışık tutuyor. Tehlike altındaki dillerin aile içinde çocuklara aktarılmasının teşviki, son konuşanları hayatta olan lisanların ses kayıtları ile yazılı eserlerinin kayıt altına alınarak korunması, yerel dillerin eski çağa ait görülmesinin önüne geçilmesi ve kültürel zenginlik kabul edilmesinin sağlanması büyük önem taşıyor. Uzun yıllardır dünyanın farklı bölgelerinde tehlike altındaki diller üzerine saha çalışmaları yürüten Australian National Üniversitesinden Dil Bilimi Profesörü Nicholas Evans, AA muhabirine, tehlike altındaki dillerin yalnızca farklı iletişim araçları olmadığını söyledi. Dünyanın yalnızca yaygın konuşulan birkaç dili üzerinden insan zihnini anlamaya çalışmanın büyük bir yanılgı olduğuna dikkati çeken Evans, "Yeryüzündeki bütün dillere baktığımızda insan olmanın düşündüğümüzden çok daha fazla yolunun olduğunu görüyoruz." dedi. Londra Üniversitesi bünyesinde küçük ve tehlike altındaki diller üzerine çalışmalar yürüten dil bilimci Julia Sallabank da lisanların tarih boyunca yok olduğunu ancak son yıllarda bu sürecin hızlandığını söyledi. Sallabank, ekonomik, sosyal ve siyasi baskılar nedeniyle birçok topluluğun ana dillerini terk ederek daha yaygın lisanlara yöneldiğini belirterek, "Bir dili öğrenmek için diğerinden vazgeçmemiz gerekmiyor. Bu nedenle çok dilliliği teşvik etmeliyiz." dedi. İnsanların hem miras dillerini koruyabileceklerini hem de yeni diller öğrenebileceklerini ifade eden Sallabank, çok dilliliğin bireyler ve toplumlar için önemli kazanımlar sağladığını, çocukların eğitim başarısını desteklediğini ve ileri yaşlarda demans belirtilerinin ortaya çıkmasını geciktirebildiğine ilişkin araştırmaların bulunduğunu söyledi. Sallabank, tek dilliliğin istisna, çok dilliliğin ise dünya genelinde yaygın gerçeklik olduğuna dikkati çekti. Sallabank, tehlike altındaki diller için yürütülen akademik belgeleme çalışmalarının önemli olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını vurgulayarak dil canlandırma çalışmalarında yerel toplulukların belirleyici rol oynadığını ve hükümetlerin rol almasının kritik önem taşıdığını vurguladı. Başarılı örneklerden birinin Man Adası'nda konuşulan Manks dili olduğunu anlatan Sallabank, son ana dili konuşanın 1974'te hayatını kaybetmesine rağmen arşiv kayıtları ve yerel yönetimin desteğiyle yeniden öğretilmeye başlandığını, bugün yüzlerce öğrencinin eğitimini Manks diliyle sürdürdüğünü ve yaklaşık 1500 kişinin bu lisanı akıcı şekilde konuşabildiğini anlattı. Dil canlandırma çalışmalarının toplum sağlığı üzerinde de olumlu etkilerinin bulunduğuna işaret eden Sallabank, Kanada'da yerli topluluklarda yürütülen dil programlarının gençler arasındaki intihar oranlarını düşürdüğünü, Avustralya'da da yerli halklarda diyabet oranlarının azalmasıyla ilişkilendirildiğini anlattı. Avustralyalı dil bilimci Evans, bir dilin yok olmasıyla yalnızca kelimelerin değil o lisanı konuşan toplulukların doğaya, tarihe ve yaşam biçimlerine ilişkin nesiller boyunca biriktirdiği bilgilerin de kaybolduğunu söyledi. Yerli dillerin bilim dünyasının henüz tam olarak tanımlayamadığı bitki ve hayvan türlerine ilişkin ayrıntılı bilgiler barındırdığını ifade eden Evans, lisanların aynı zamanda toplumların göç yollarını ve tarihlerini ortaya çıkarmada önemli ipuçları sunduğunu belirtti. Romanların yazılı tarihlerinin bulunmamasına rağmen kökenlerinin dil incelemeleri sayesinde Kuzeybatı Hindistan'a kadar izlenebildiğini anlatan Evans, benzer yöntemlerle yazılı kaydı bulunmayan birçok toplumun geçmişine ilişkin ayrıntılı bilgiye ulaşılabildiğine dikkati çekti. Sözlü edebiyatın dillerin en güçlü kullanım alanlarından biri olduğunu belirten Evans, yazılı geleneği bulunmayan toplumlarda şiir, destan ve sözlü anlatıların kuşaklar boyunca aktarılmasının insan hafızasının sanılandan çok daha güçlü olduğunu gösterdiğini söyledi. Güneydoğu Asya'daki bazı yerli toplulukların konuştuğu lisanları örnek gösteren Evans, bu dillerde kokuları tanımlamak için son derece gelişmiş bir sözcük dağarcığının bulunduğunu ve bu toplulukların koku hafızasının Batılı toplumlara kıyasla çok daha gelişmiş olduğunun araştırmalarla ortaya konulduğunu ifade etti. Evans, "İnsan yaşamının tüm olasılıklarını temsil ettiğimizi düşünüyoruz ama aslında hepimiz sadece küçük bir köşede yaşıyoruz. Diğer dillerle etkileşime girmeye başladığımızda farklı kapılardan içeri adım atıyoruz." dedi. UNESCO'nun Tehlike Altındaki Diller Atlası'nın eski editörü Christopher Moseley de tehlike altındaki diller için en acil ihtiyacın kapsamlı belgeleme çalışmaları olduğunu belirterek, "Zaman daralıyor ve bu konu aciliyet taşıyor. Belgeleme çalışmaları, diğer tüm seçeneklerin de önünü açabilir." değerlendirmesinde bulundu. (Kaynak: TRT)