⚡ Ajans Online
GÜNCEL

DOSYA: İstanbul'un Yüzleri

Anadolu Ajansının (AA) "İstanbul'un Yüzleri" başlıklı dosya haberinde, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Kerkük'ten Polonezköy'e uzanan göç hikayeleriyle İstanbul'un ç

📍 İstanbul
Anadolu Ajansının (AA) "İstanbul'un Yüzleri" başlıklı dosya haberinde, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Kerkük'ten Polonezköy'e uzanan göç hikayeleriyle İstanbul'un çok kültürlü yapısı ve değişen toplumsal hafızası ele alındı. İstanbul'un farklı semtlerinde yaşamlarını sürdüren göçmen aileler ve azınlık topluluklarının temsilcileri, kente uzanan zorlu yolculuklarını, korudukları kültürleri ve İstanbul'a duydukları aidiyeti anlattı. Eski Yugoslavya'dan 1955'te göç eden Fatma Süsler ve ailesinin İstanbul'a göç hikayesi, savaştan kaçtıkları topraklardan yeni bir yaşam kurdukları metropole uzanan zorlu bir yolculuğu anlatıyor. Türkiye'nin devreye girmesiyle yapılan son göç anlaşmasıyla 1955'te İstanbul'a geldiklerini ifade eden Süsler, "Malları Hristiyanlara yok pahasına sattık. Sırplar babama, 'Burada malım yoktur' yazan bir kağıt imzalattı. Türkiye'ye sadece 30 lirayla geldik. Trene binmek için kış ayında soğuk bir odada bir ay bekledik. Trene bindikten sonra Bulgaristan sınırında Sırp askerler bizi aşağı indirdi, kar ve buzun içinde bir gece beklettiler." ifadelerini kullandı. İstanbul'da bir dönem Ermeni nüfusunun en yoğun yaşadığı semtlerden olan Beykoz'daki Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Varujan Magakyan, evlerin kapılarının kilitlenmediği İstanbul'u hasretle özlediğini söyledi. Magakyan, Türkiye'den başka yerde yaşamanın aklına bile gelmediğini ifade ederek, "Doğduğum isimle bu yaşa geldim, Varujan olarak hayatıma devam ediyorum. Hiçbir zaman Jan olmayı ya da kendimi başka kimlikle ifade etmeyi düşünmediğimi söyleyebilirim." dedi. Terör örgütü DEAŞ'ın Kerkük'ü işgal etmesinin ardından 2016'da ailesiyle İstanbul'a göç eden Kerkük Türkmeni Erol Hayri, Türklerin kendilerine gösterdiği misafirperverlikten duyduğu memnuniyeti dile getirerek, Türkiye'nin zor zamanlarında Kerkük Türkmenlerine kucak açtığını, bu nedenle buraya şükran ve minnetle bağlı olduklarını söyledi. Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin tarih boyunca ihtiyaç halindeki herkesin yardımına koştuğunu vurgulayan Hayri, “Biz anavatanımız Türkiye diyoruz. Türkiye bizim canımızdadır, kanımızdadır, bizim içimizde yaşıyor. Her Türkmen, her Türk bu duyguları aynı şekilde hisseder. Türkiye Cumhuriyeti yalnızca bizim için değil, tüm Türk dünyasının kalbidir. Her zaman düşküne, muhtaca sahip çıktı. Allah, başımızdan eksik etmesin.” dedi. Tarihçi ve yazar Mehmet Dilbaz, İstanbul'da yüzyıllar boyu etnisitelerin bir arada yaşadığını ve şehrin nüfusunun her zaman kontrol altında tutulduğunu söyledi. Dilbaz, Osmanlı Devleti'nin İstanbul'u fethetmesiyle şehirde bulunan etnisiteleri zorunlu göçe tabi tutmadığını ve yaşamalarına izin verdiğini belirterek, İstanbul'un fethi sırasında şehirde yaklaşık 10 bin civarında nüfus yaşadığını aktardı. Ailesi 1963'te Kosova'nın Priştine şehrinden İstanbul'un Fatih ilçesine bağlı Samatya semtine göç eden Aydın Aydınoğlu, 110 yıllık aile mesleği olan saat tamirciliğini üçüncü kuşak olarak sürdürmeye devam ediyor. Aydınoğlu, saatçilik mesleğini dedesinden öğrendiğini ve dedesiyle babasının ardından bu mesleği İstanbul'a göç ettikten sonra da sürdürdüklerini belirterek, "Bizler göçmen ailenin evlatlarıyız. 1963'te Kosova'nın başkenti Priştine'den anavatanımıza, Türkiye'ye göç ettik. Aslında Kosova'da yaşam şartlarımız çok kötü değildi ancak Türkiye'yi anavatan olarak gördüğümüz için buraya geldik. Bu mesleği ise yaklaşık 110 yıldır ailemiz sürdürüyor ve biz de bu geleneğin üçüncü kuşağıyız." dedi. Aileleri 1950'li ve 60'lı yıllarda Balkanlar'dan göç ederek İstanbul'a yerleşen Boşnaklar, İstanbul'daki yarım asrı aşan tarihleri boyunca kültürlerini koruyarak yaşamlarını sürdürüyor. İstanbul'un Bayrampaşa ilçesinde yaşayan Türkiye Bosna Sancak Derneği Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Hilmi Erdem ve Türkiye Bosna Sancak Derneği Başkan Vekili Ercan Gül, AA muhabirine, ailelerinin göç hikayesini anlattı. Polonyalı göçmenler tarafından yaklaşık iki asır önce kurulduktan sonra farklı kimliklerin ve kültürlerin ahenk içinde yaşadığı Polonezköy, Polonya kökenli nüfusun azalmasıyla kültürel zenginliğini kaybetmenin eşiğinde. Polonezköy'deki 6. nesil Polanyalılardan olan Antoni Dohoda, "Burada dostane büyüdük, dostane yaşadık. Zaten tamamen Türkleşmiş durumdayız. Bundan da çok mutluyuz, çok gururluyuz ama aynı zamanda nereden geldiğimizi de asla unutmadık. Polonya'da akrabalarımız var ama bağlarımız artık kopmaya başladı. Artık tatilden tatile gezmeye tozmaya gidiyoruz. Hem ekonomik şartlardan yerlerini satıp gidenlerden ve yaşça büyük olanların vefatlarından dolayı popülasyon iyice düşüyor ve bu kültürü devam ettirebilecek nesil olarak sadece gençler kaldı. Gençleri de günümüz şartlarında Polonezköy'de tutmak çok zorlaştı." dedi. Aileleri 1870'li yıllardan beri Kadıköy'ün Moda semtinde yaşayan ve İstanbul'un yerleşik Rum tebaasının bir parçası olan Yorgo İstefanopulos, bir asra yaklaşan ömrü boyunca vatanı olan topraklara hizmet etmekten hep mutluluk duyduğunu söyledi. Rum olmasının yanı sıra çok kültürlü mahallede büyüdüğü için komşularının Ermeni, Türk ve Rum asıllı olduğunu ancak hiçbir zaman onların etnik kökenlerine ilişkin bir ayrım gözetmediklerini veya yaşamadıklarını dile getiren İstefanopulos, "O mahallede kimsenin kökeni nedir, menşei nedir, sormaz bilmezdik. Rum mudur, Ermeni midir, Türk müdür yoktur. Bizim için insandır, arkadaştır, dosttur. Nitekim o yüzden benim Türkçem aynı anda ana dilim gibiydi. Rumca'yı da Türkçe'yi de orada öğrendim. Hiçbir ayrımcılık yaşamadım, hissetmedim." ifadesini kullandı. Çarlık Rusyası'nın 1864'te gerçekleştirdiği Çerkez Sürgünü ve sonrasında İstanbul'a yerleştirilen Çerkezler, hala şehirdeki kültürel varlıklarını sürdürmeye devam ediyor. Kafkas Vakfı Kurucular Kurulu Üyesi Mehdi Nusret Çetinbaş ve Çerkez asıllı Araştırmacı Yazar Dr. Yılmaz Nevruz, 1864'teki Çerkez Sürgünü sürecini ve Çerkezlerin İstanbul'daki varlığını anlattı. Batı Trakya'da 1940'larda görülen savaş ve karışıklıktan ötürü Türkiye'ye kaçmak zorunda kalan Türkler, İstanbul'a yerleşmek için zorlu mücadeleler verdi. Batı Trakya göçmeni emekli öğretmen Yasemin Yıldırım Yıldız, “Mübadeleye göre Batı Trakya'daki Türklerin İstanbul'a göç etmesi yasaktı. Batı Trakya'dan genelde kaçak olarak gelinirdi ve burada uzun süre kaçak yaşardınız. Daha sonra kimlik alırdınız. Ailem sıkıntılı bir göç süreci yaşamış. Zor hayat şartlarına maruz kalmışlar. Hakikaten hani gerçek göçmen gibi yaşamışlar. 1940'lı yıllarda 2. Dünya Savaşı var ve Bulgarlar Almanlarla ortak olmuşlar. Dolayısıyla Yunanistan'da Alman işgaline maruz kalmışlar. Batı Trakya Türk köyleri, Bulgar hududuna çok yakındır. Bulgar çeteciler, köylerimizi basıp geceleri insanları öldürüyor, mallarını ellerinden alıyorlar. Gece Bulgar çeteciler, istediklerini kaçırıyorlar, götürüyorlar, öldürüyorlar. Dedem sıranın kendisine geldiğini anlıyor. Bir gece kahveden geliyor. Babaannem çocuklarla uyurken diyor ki, 'Hadi kalk, gidiyoruz.' Nereye, nasıl? Hiçbir şey yok, belirsizlik. Meriç boyunda iki ay bekliyorlar. Babamlar çocuk, üstlerinde başlarında bir şey olmadığı için hepsi sıtma oluyor. Para yok, pul yok. Çok zor zamanlarda en sonunda Türkiye'den izin geliyor da o kafileyi alıyorlar.” ifadelerini kullandı. Araştırmacı yazar Selçuk Eracun, tarihin her döneminde dünyanın farklı bölgelerinden İstanbul'a göç edenlerin kültürel zenginliklerini koruyarak yaşadıklarını ve bu çeşitliliğin kentin mimarisi dâhil özel kültürel dokusunu şekillendirdiğini belirtti. Osmanlı Devleti'nin farklı milletler için İstanbul'da dini ibadet yerleri inşa ettiğini aktaran Eracun, "Fatih Sultan Mehmet, her dini topluluğa bir 'milletbaşı' atamıştır. Bunlar genelde ruhani liderler oldukları için İstanbul'un çeşitli yerlerinde Patrikhaneler kurmuşlar ve tebaalarını buradan idare etmişlerdir. Mesela 1700'lü yılların başında Fener semtine gelen Rumlar, bugün Fener Rum Patrikhanesi'nin çevresine yerleşmişler ve orada çoğalmışlardır." dedi. Türkiye ile Yunanistan arasında 1923'te yaşanan mübadele kapsamında Türkiye'ye gelen mübadillerin üçüncü jenerasyonlarından Büyük Mübadele Derneği Başkanı Sabit Semiz, dedelerinin Türkiye'ye gelirken büyük zorluklar yaşadığını ve İstanbul'da yeni bir hayat kurmak için mücadele ettiklerini söyledi. Semiz, aileleri mübadeleyi anlattıklarında inanamadıklarını belirterek, "Babaannelerimiz bizlere mübadeleyi anlattıkları zamanlarda biz masal anlattıklarını zannederdik. Yani nasıl geldiklerini, neler yaptıklarını, gemi yolculuklarını..." dedi. (Kaynak: AA)