⚡ Ajans Online
GÜNCEL

İsrail'in Filistinli siyasi tutukluları idam yasası: Hukuki ve ahlaki bir çöküş

Filistinli Mahkumlar Derneği Başkanı Raed Mohammed Mahmood Amer, İsrail Meclisinin Filistinli esirlerin idam edilmesinin önünü açan yasasının yol açtığı tehlike

Filistinli Mahkumlar Derneği Başkanı Raed Mohammed Mahmood Amer, İsrail Meclisinin Filistinli esirlerin idam edilmesinin önünü açan yasasının yol açtığı tehlikeleri AA Analiz için kaleme aldı. *** İşgalci İsrail yönetiminin Filistinli siyasi tutukluları idam etmeye yönelik yeni yasası, yalnızca tartışmalı bir düzenleme değil, uluslararası hukuka ve evrensel ahlaka yönelik açık bir saldırıdır. Bu yasa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan hukuki düzenin temellerini sarsıyor. Bir güvenlik tedbiri kılığına büründürülen düzenleme, özünde sistematik ayrımcılığı meşrulaştırmakta, hukuku bir araca dönüştürerek etnik köken ve ulusal kimlik temelinde ölüm cezası uygulanmasının önünü açmaktadır. 1948'den bu yana devam eden İsrail politikaları, sistematik katliamlar, toplu sürgünler, toprak gaspı ve yüz binlerce insanın ağır askeri yönetim koşullarında tutuklanmasıyla biçimlenmiştir. Filistinli tutukluların onlarca yıl boyunca işkenceye, kötü muameleye ve temel haklarından sistematik olarak yoksun bırakılmaya maruz kaldığı belgelenmiş bir gerçektir. İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırım niteliğindeki saldırısının başlamasıyla bu ihlaller çok daha ağır bir boyut kazandı. Bu minvalde de kitlesel can kayıpları, büyük çaplı yıkım, zorla yerinden etme ve işgal altındaki tüm topraklarda kesintisiz şiddet giderek derinleşti. Bu yasa, onlarca yıldır süregelen baskı politikasının son halkasıdır. Özünde, Filistinliler için ayrı bir hukuk düzeni, İsrail vatandaşları için ayrı bir hukuk düzeni içeren ikiyüzlü bir yargı sistemini kurumsallaştırıyor. Yasa, bir halkı bilinçli olarak en ağır cezanın hedefi haline getirirken, aynı durumdaki diğerlerini bu cezanın kapsamı dışında tutuyor. İsrail'in taraf olduğu Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICCPR), yaşam hakkını ve yasaların ırk ya da ulusal köken ayrımı gözetmeksizin uygulanması zorunluluğunu mutlak bir güvence olarak koruma altına alıyor. Ölüm cezasını yalnızca Filistinlilere özgü kılarak bu yasa, idam uygulamasını etnik zulmün bir aracına indirgeyerek ve adaletle her türlü bağını koparıyor. Bu yasanın asıl kaygı verici boyutu, İsrail'in askeri işgal düzenindeki işlevinde yatıyor. Ölüm cezasını yalnızca işgal altındaki halka uygulamak, uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlalini oluşturmakta aşırı güç dengesizliğinin hüküm sürdüğü koşullarda insan onurunu korumaya yönelik asgari güvenceleri sistematik biçimde yerle bir etmektedir. Yasanın savunucuları, ülkelerinde yer alan "güvenlik tehditleri"nin olağanüstü önlemleri meşrulaştırdığını ileri sürse de uluslararası hukuk, güvenlik gerekçesiyle örtbas edilen ayrımcılığı kategorik olarak reddetmektedir. Çatışmanın yoğunluğu arttıkça, hukuki normları koruma ve güç istismarının önüne geçme yükümlülüğü de o ölçüde artmaktadır. Tarih açıkça ortaya koyuyor ki hukuk belirli bir gruba karşı bir silaha dönüştüğünde, adaletin değil baskının aracı haline gelir. Apartheid yalnızca açık ayrımcılıkla değil, kurumsal hukuki mekanizmalar aracılığıyla bir grubun diğeri üzerinde sistematik egemenlik kurmasıyla da tanımlanmaktadır. Benzer koşullar altında bir etnik gruba en ağır cezayı öngören, diğerini ise aynı yaptırımdan muaf tutan bir yasa, bu sistemin temel niteliklerini açıkça yansıtmaktadır. Böyle bir düzenlemeyi, hukuki eşitsizliğin kalıcı bir zemine oturtulmasına giden yolda atılmış bir adım olarak okumamak neredeyse olanaksızdır. 90'dan fazla Filistinli tutuklu İsrail gözaltı tesislerinde hayatını kaybetmiştir, bu tablo, tutukluluğun bizzat kendisinin devlet güvencesiyle işleyen bir ölüm mekanizmasına dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Filistinli ve uluslararası insan hakları örgütleri ile mahkum organizasyonları, gözaltındakilerin işkence, tecavüz ve çeşitli cinsel şiddet biçimleri ile yaşam kurtarıcı tıbbi müdahalenin kasıtlı olarak engellenmesi yoluyla sistematik biçimde ölüme sürüklendiğini kayıt altına almıştır. Tedaviyi erteleme ve cezalandırıcı kısıtlamalar uygulama örüntüleri onlarca yıldır kesintisiz devam etmektedir. Bu yasa, geçmişteki ihlallerle bir hesaplaşma değil, onların hukuki düzlemde sürdürülmesi ve derinleştirilmesidir. Fiili infazları resmi ve yazılı bir devlet politikasına dönüştürmektedir. Jeopolitik yansımaları son derece ağır olacaktır. İsrailli yöneticiler bu yasayla birlikte uluslararası normları ve evrensel uzlaşıyı açıkça çiğnemekte, dünyanın büyük ölçüde geride bıraktığı idam cezasını yeniden sahneye taşımaktadır. Cezanın etnik çizgiler boyunca seçici biçimde uygulanması, gelişen küresel insan hakları standartlarını alenen çiğnemekte ve hukukun ırk temelli siyasi denetimin bir aracına indirgenmesine yönelik tehlikeli bir kararlılığın işaretini vermektedir. Uluslararası toplumun bu gelişme karşısındaki sessizliği de en az yasanın kendisi kadar rahatsız edicidir. Bazı Avrupa ülkeleri ve Müslüman çoğunluklu devletler açıklamalar yayımlamış olsa da yeterli değildir. Söylem ile eylem arasındaki bu derin uçurum, uluslararası hukukun etkin biçimde uygulanamamasındaki yapısal çöküşü açığa çıkarmaktadır. Ortaya çıkan sistem, ilkeler tarafından değil siyasi çıkarlar tarafından yönlendirilen bir yapının yansımasından ibarettir. Bu yasa, nihai olarak uluslararası hukuk düzeninin tamamını ilgilendiren varoluşsal bir soruyu önümüze koymaktadır: Uluslararası hukuk, temel ilkelerine yönelik bu denli süregelen bir saldırıya dayanabilecek mi, yoksa eşitlik ve ayrımcılık yasağı kavramları, güçlü olan her talep ettiğinde içi boşaltılmaya mahkum kavramlara mı dönüşecek? Bu soruların yanıtları yalnızca mahkemelerden ya da diplomasi masalarından çıkmayacaktır. Belirleyici olan, uluslararası toplumun kararlı biçimde harekete geçip geçmeyeceği ya da bu sessiz suç ortaklığını sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Müdahale edilmezse bu yasa yürürlüğe girecek ve tehlikeli bir emsal teşkil edecek, başka devletleri de hukuku etnik ve siyasi baskının aracına dönüştürmeye özendirirken dünya genelinde insan haklarının kırılgan zeminini daha da çökertecektir. Daha ağır bir tablo düşünülemez. Mesele tek bir yasa ya da tek bir çatışmadan ibaret değildir. Adaletin kimlik temelli olmaması gerektiği ilkesi üzerine kurulan küresel hukuk düzeninin geleceği ve bu ilkenin güç sahipleri tarafından bilerek ve isteyerek çiğnenmesi durumunda insanlığın neyle yüzleşeceği meselesidir. [Raed Mohammed Mahmood Amer, Filistinli Mahkumlar Derneği Başkanıdır.] * Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir. (Kaynak: AA)