⚡ Ajans Online
GÜNCEL

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Orta Doğu'da yeni bir güvenlik mimarisi

Bağımsız Araştırmacı Dr. Erman Tatlıoğlu, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bölgesel güvenlik dengelerine ve anlaşmanın tarafı olan ülkeler üzerindeki olası etk

📍 Ankara
Bağımsız Araştırmacı Dr. Erman Tatlıoğlu, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bölgesel güvenlik dengelerine ve anlaşmanın tarafı olan ülkeler üzerindeki olası etkilerini AA Analiz için kaleme aldı. *** Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Orta Doğu ile Güney Asya'yı birbirine bağlayan güvenlik kuşağında önemli bir dönüşümün başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngören kolektif savunma ilkesi, anlaşmayı klasik askeri işbirliği mekanizmalarının ötesine taşıyor. Mekke'de atılan adım, bölge ülkelerinin değişen tehdit ortamı karşısında güvenliklerini yalnızca dış aktörlerin sağladığı garantilere bırakmak yerine kendi imkanlarını bir araya getirme arayışını yansıtıyor. Türkiye'nin askeri tecrübesi ve savunma sanayi, Pakistan'ın askeri ve nükleer kapasitesi ve Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü birlikte değerlendirildiğinde üçlü yapı önemli bir stratejik potansiyel taşıyor. Anlaşmanın temelleri, 17 Eylül 2025'te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması'na uzanıyor. Riyad ve İslamabad, taraflardan birine yönelik saldırının diğerine de yapılmış kabul edileceğini ilan ederek uzun yıllara dayanan askeri ilişkilerini karşılıklı savunma seviyesine taşıdı. Türkiye'nin sisteme dahil edilmesi ise ani bir karar değildi. Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj, Ocak 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın yaklaşık bir yıldır üçlü savunma düzenlemesi üzerinde görüştüğünü ve taslak metnin hazırlandığını açıklamıştı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da aynı dönemde görüşmeleri doğrulamıştı. Son dönemde Orta Doğu'daki güvenlik ortamının hızla değişmesi sürece ayrı bir ivme kazandırdı. İsrail-İran geriliminin bölgesel ölçekte genişlemesi, Körfez ülkelerinin füze ve insansız hava aracı (İHA) tehditleriyle karşılaşması, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı çevresindeki güvenlik sorunları ile enerji altyapısının daha kırılgan hale gelmesi mevcut güvenlik düzenlemelerinin yeterliliğinin sorgulanmasına yol açtı. ABD'nin bölgedeki askeri varlığı devam etse de Washington'ın uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin soru işaretleri özellikle Körfez ülkelerini ortaklıklarını çeşitlendirmeye yöneltiyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu açıdan mevcut ittifakların yerine geçecek bir girişimden ziyade bölgesel ülkelerin kendi güvenlik kapasitelerini güçlendirme arayışının sonucu olarak okunabilir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın güçlü taraflarından biri üç ülkenin büyük ölçüde birbirini tamamlayan imkanlara sahip olmasıdır. Türkiye, NATO içerisindeki uzun askeri tecrübesinin yanı sıra son yıllarda gerçekleştirdiği savunma sanayi atılımıyla üçlü mekanizmanın teknolojik ve operasyonel merkezlerinden biri olmaya aday. İnsansız hava aracı (İHA) ve silahlı insansız hava araçlarından (SİHA) savaş gemilerine, elektronik harp sistemlerinden hassas mühimmata ve hava savunma teknolojilerine kadar genişleyen ürün yelpazesi, Türkiye'yi yalnızca askeri güç kullanan değil aynı zamanda güvenlik teknolojisi üreten bir ülke konumuna taşıdı. Pakistan geniş silahlı kuvvetleri ve operasyonel tecrübesiyle askeri derinlik sağlarken nükleer kapasitesi de caydırıcılığa ilişkin ayrı bir destek alanı açıyor. Ancak anlaşma, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığının otomatik olarak Türkiye ve Suudi Arabistan'a genişletildiği anlamına gelmiyor. Suudi Arabistan ise ekonomik kapasitesi, yüksek savunma harcamaları ve Körfez'deki merkezi konumuyla sistemin üçüncü ayağını oluşturuyor. Böylece Türkiye'nin teknoloji ve üretim kapasitesi, Pakistan'ın askeri birikimi ve Suudi Arabistan'ın finansal imkanları aynı stratejik çerçevede buluşuyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri savunma sanayinde ortaya çıkabilecek yeni imkanlardır. Savunma harcamaları anlamında dünyanın önde gelen ülkelerinden Suudi Arabistan, “Vision 2030” kapsamında savunma tedarikinin önemli bölümünü ülke içerisinde üretmeyi hedefliyor. Türkiye'nin teknoloji transferi ve ortak üretime açık savunma sanayi modeli Riyad'ın hedefleriyle önemli ölçüde örtüşüyor. İki ülke arasındaki altyapı da şimdiden oluşmuş durumda. Suudi Arabistan'ın AKINCI TİHA'yı tercih etmesi, iki ülke arasındaki en önemli savunma ihracatı anlaşmalarından birini beraberinde getirdi. İşbirliğinin teknoloji transferi ve ortak üretim alanlarına genişletilmesi, Ankara-Riyad savunma ilişkilerinin ulaşabileceği seviyeyi gösteriyor. Mekke Anlaşması bu ilişkiyi daha geniş bir zemine taşıyabilir. İHA ve SİHA sistemleri, akıllı mühimmat, elektronik harp, hava savunma sistemleri, radar teknolojileri, zırhlı araçlar ve deniz platformları Türkiye açısından Suudi Arabistan pazarında yeni fırsatlar oluşturabilir. Ortak üretim tesisleri kurulması, Türk savunma şirketlerinin Suudi Arabistan'da yatırımlar gerçekleştirmesi ve üçüncü ülkelere yönelik projeler geliştirilmesi halinde savunma sanayi üçlü ortaklığın ekonomik omurgalarından birine dönüşebilir. Suudi sermayesinin Türk savunma projelerine yönelmesi yüksek maliyetli yeni nesil sistemlerin geliştirilmesini hızlandırabilir. Bu ikili ilişkilere Pakistan'ın üretim ve askeri tecrübesinin eklenmesi ise üç ülkenin birlikte geliştirebileceği yeni platformların önünü açabilir. Mekke Anlaşması tarihsel açıdan yaklaşık 70 yıl önce aynı coğrafyada kurulan Bağdat Paktı ve ardından CENTO'yu hatırlatıyor. Türkiye ile Pakistan'ın yeniden Orta Doğu merkezli kolektif bir güvenlik düzenlemesinde buluşması bu karşılaştırmayı güçlendiriyor. 1955'te Türkiye ile Irak arasında kurulan Bağdat Paktı'na İngiltere, Pakistan ve İran'ın katılmasıyla genişleyen yapı, Irak'ın ayrılmasının ardından 1959'da CENTO'ya dönüştü. Türkiye ve Pakistan burada da güvenlik kuşağının iki ucunda yer alıyordu. Ancak iki yapının kuruluş mantığı oldukça farklı. CENTO, Soğuk Savaş koşullarında Sovyetler Birliği'ni güneyden çevrelemeye yönelik Batı stratejisinin parçasıydı. İngiltere, örgütün doğrudan üyesiydi. ABD ise tam üye olmamasına rağmen sistemin arkasındaki başlıca dış güç konumundaydı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise bölge dışından bir gücün tasarladığı çevreleme politikasının ürünü değil. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kendi güvenlik ihtiyaçlarının giderek daha fazla kesişmesi sonucunda şekilleniyor. Belirli bir ülkeye karşı ideolojik blok oluşturmaktan ziyade füze ve İHA saldırılarından enerji güvenliğine, bölgesel savaş riskinden kritik deniz yollarının korunmasına kadar çeşitlenen tehditlere karşı ortak kapasite geliştirmeyi amaçlıyor. Bölgesel sahiplenme, Mekke modelini CENTO'dan ayıran temel özellik olarak karşımıza çıkıyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ankara'nın son yıllarda izlediği çok boyutlu dış politikanın önemli başarılarından biri olarak değerlendirilebilir. Türkiye NATO'nun önemli askeri güçlerinden biri olmayı sürdürürken Körfez'den Afrika'ya ve Güney Asya'ya uzanan coğrafyada kendi güvenlik ortaklıklarını geliştirebilecek kapasiteye ulaştığını gösteriyor. Bununla birlikte Ankara yeni yapıya yalnızca coğrafi konumu nedeniyle dahil edilen bir ülke değil. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) operasyonel birikimi, savunma sanayiinin ulaştığı teknolojik seviye ve Türkiye'nin genişleyen diplomatik ağı, Ankara'yı üçlü mekanizmanın önemli aktörlerinden biri haline getiriyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın başarılı biçimde uygulanması Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile siyasi ilişkilerini derinleştirirken savunma ihracatını artırabilir, Türk şirketlerine yeni pazarlar açabilir ve ortak üretim modellerini geliştirebilir. Aynı zamanda Ankara'nın Orta Doğu güvenliğinin yalnızca takipçisi değil, mimarisini şekillendiren ülkelerden biri olma iddiasını güçlendirebilir. Asıl sınav, siyasi taahhüdün ortak askeri planlamaya, savunma sanayi yatırımlarına, istihbarat paylaşımına ve kalıcı kurumsal mekanizmalara dönüştürülmesi olacak. Türkiye'nin üretim ve teknoloji kapasitesi, Suudi Arabistan'ın finansal gücü ve Pakistan'ın askeri birikimi doğru biçimde birleştirilebilirse ortaya yalnızca bir savunma anlaşması değil, Orta Doğu ile Güney Asya arasında kendi caydırıcılığını üretebilen yeni bir güvenlik ekseni çıkabilir. [Dr. Erman Tatlıoğlu, Bağımsız Araştırmacıdır.] *Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir. Muhabir: Sena Çavuş (Kaynak: AA)