⚡ Ajans Online
GÜNCEL

Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’la bağlantılı tartışılan bazı konular

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine

📍 Kars
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair 7595 sayılı Kanun’la bağlantılı tartışılan konuları AA Analiz için kaleme aldı. *** 7595 sayılı Kanun’a ilişkin teklif ve kabuldeki partilerin ve milletvekillerinin desteği gözetildiğinde yani 367 milletvekilinin teklifi 467 milletvekilinin kabulü dikkate alındığında Kanun’un soyut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesine (AYM) götürülme ihtimali düşüktür. Anayasa’ya göre AYM’ye Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) en çok üyesi olan ilk iki parti ile TBMM üye sayısının beşte biri olan 120 milletvekili başvurabilir. Birinci parti AK Parti’nin AYM’ye gitmeyeceği açıktır. Şu anda ikinci parti olan Yeni Parti’nin de genel başkan ve yönetim seviyesinde süreci desteklediği açıklandığı için Yeni Parti’nin de AYM’ye başvurusu beklenmez. Geriye 120 milletvekiliyle başvuru ihtimali kalıyor. Kanun'a "hayır" oyu veren milletvekili sayısının 87 olduğu ve bunların 56’sının reaksiyoner oy olduğu dikkate alındığında 120 milletvekiliyle AYM’ye başvuru ihtimali de hemen hemen yok gibidir. Soyut norm denetimi açısından son gün 17 Ekim 2026 tarihidir. Buna mukabil somut norm denetimi yoluyla AYM’ye başvuru ihtimali her zaman gündemde olur. Ancak hem somut norm denetimi başvurusunun belirsiz bir zamana tabi olması hem de sonuç alma açısından düşük bir ihtimal barındırması sebebiyle olası bu tip başvurulardan süreci etkileyecek sonuçlar çıkmayacağı rahatlıkla öngörülebilir. Konu AYM önüne gelirse AYM’nin geçmiş içtihadına bakıldığında Kanun’da Anayasa’ya aykırılık tartışması oluşturacak bir hüküm olmadığı savunulabilir. Asıl konu eşitlik ilkesidir. Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen kanun önünde eşitlik ilkesinin, herkesin her yönden aynı kurallara tabi tutulacağı mutlak bir eşitlik anlamına gelmediği AYM kararlarında istikrarla vurgulanmıştır. AYM kararlarında, hukuksal eşitliğe vurgu yapılarak aynı hukuksal konumda bulunan kişilere aynı kuralların uygulanmasını, farklı durumda olanlara ise farklı kuralların uygulanmasının mümkün olduğu belirtilmektedir. Öte yandan, dil, ırk, renk, cinsiyet, din nedenleriyle ayrım yapılması kesin olarak yasaklanmakla birlikte; kamu yararı, durumun getirdiği zorunluluklar ve nesnel veya makul sebeplerin varlığı halinde farklı düzenlemeler getirilmesinin eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmayacağı yönünde içtihat da bulunmaktadır. Kanun koyucunun, suç ve ceza politikaları ile infaz rejimini belirleme hususunda geniş takdir yetkisi bulunduğu AYM kararlarında yer almaktadır. Geçmişte terör suçlarının toplum açısından taşıdığı ağır tehlike ve kamu düzeni gerekçesiyle, cezalarda ertelemeye gidilmemesi veya paraya çevrilmemesi gibi ayrık düzenlemeler "haklı bir nedene" dayandığı için eşitliğe aykırı görülmemiştir. Kanun'un diğer terör örgütleri açısından eşitlik sorunu yaratmamasının öncelikli sebebi, farklı durumda olanlara farklı kuralların uygulanmasının eşitlik ilkesine aykırı olmamasıdır. Ayrıca Kanun’un genel amacı olan sistematik terörün kesin ve devamlı surette tasfiyesine yönelik özel düzenlemeler yapılması üstün yarar ilkesinin de bir gereğidir. Öte yandan Kanun kapsamına alınanlar ile kapsam dışı bırakılanların belirlenmesi AYM'nin kararlarında da vurgulandığı üzere kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu çerçevede kanun koyucunun belli durumlarda özel kanun yapma yetkisi de tartışmasızdır. Bu konuda Kanun’un hem tekil olay yasağına uygun düzenlendiği, hem de terörün kesin ve devamlı surette tasfiyesine ilişkin genel amaçla objektif gerekçe şartını yerine getirdiği görülmektedir. Toplumumuza oldukça ağır maliyetleri olan terörün sona erdirilmesine ilişkin haklı ve objektif bir nedene dayanan ve toplumsal barışın güçlendirilmesine hizmet eden Kanun’un Anayasa'nın hem lafzına hem de ruhuna bir aykırılık teşkil etmediği, bilakis devletin asli görevlerinden birini usulüne uygun olarak yerine getirmesinin tezahürü olduğu açıktır. 7595 sayılı Kanun müstakil ve geçici özelliğe sahip bir kanundur. Bu Kanun sistematik terörün kesin ve devamlı surette tasfiyesi için gerekli olan bir düzenlemedir. Kanun terörün tasfiyesi gibi son derece önemli bir üstün yararı hayata geçirmek için yapılmış ve sadece o duruma özgü işlev görecek özel bir Kanun'dur. Bu nedenle bu Kanun'dan yola çıkarak infaz hukukuna ilişkin farklı veya genel talepleri gündeme getirmek asla isabetli değildir. 7595 sayılı Kanun emsal oluşturacak bir kanun değildir. Bununla birlikte infaz sistemimiz açısından bir reform ihtiyacı hep gündemde olan bir konudur. Mağdurlar için tatminkâr mahkumlar için adil ve topluma kazandırma amaçlı bir infaz sistemi temel bir hukuk politikasıdır. Dolayısıyla bu politikayı geliştirerek uygulamak için infaz sistemine yönelik reformcu yaklaşımlarla yeni düzenlemeler her zaman gündeme gelebilir. Tabi bunun pratik gerekçelerle gündemleşmesi de söz konusudur. Cezaevlerindeki kalabalıklaşma konusu açısından da bir infaz düzenlemesi elbette tartışılabilir. Ancak tüm bunlar tartışılırken başta FETÖ çetesi olmak üzere diğer terör ve suç örgütlerine alan açacak yaklaşımları zorlamak ciddi sorunlar üretir. İster iyi niyetle ister kötü niyetli hesaplarla bu yola tevessül edenler çıkarsa bunlara imkân verilmeyeceği dikkate alınmalıdır. İnfaz sistemine ilişkin talepler öncelikle meşruiyet açısından ele alınır. Meşruiyeti zedeleyecek hiçbir talebe olumlu yaklaşılmaz. Geçiş süreci Kanun’un çıkmasıyla tamamlanma aşamasına gelmişken genel olarak kullanılan dilin, özel olarak siyasi dilin ne kadar önemli olduğu herkesin malumudur. Geçmişte de bu konu gündem olmuştu. Mesela hem siyasi tutsak deyip hem hukuk reformu bir arada konuşulamaz. Çünkü ideolojik-politik yaklaşımlarla nitelemeler yapılırsa yürürlükteki hukukta yeri olmayan bu nitelemeler üzerinden pozitif hukukun değişim ihtiyacına ilişkin söz söylemek mümkün olmaz. Dil konusunda elbette herkesin üzerine düşen bir sorumluluk vardır. Ancak geçiş sürecinde devletin diyalog yürüttüğü muhatapların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği de açıktır. Devlete karşı “düşman” dili kurup sonra da devletle ve milletle bütünleşme süreci yürütülemez. Artık bilinmelidir ki yurt dışındakiler “sürgün” değildir. Tutuklu ve hükümlüler “tutsak” değildir. Türkiye Cumhuriyeti “düşman” değildir, hepimizin tek ve meşru milli devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’nin Kürtleri Gazze’deki Filistinlilere benzetilemez. Türkiye Cumhuriyeti soykırımcı İsrail Devleti ile eş tutulamaz. Sapma olarak kullanılan bu zehirli dilin bir an önce ve tamamen geride kalması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Bu kapsamda terörün kesin ve devamlı surette tasfiye sürecinin muhatapları bakımından toplumun tüm kesimlerine güven vermek ve endişeleri gidermek tartışmasız bir ihtiyaçtır. Bunun için Öcalan’ın bu konudaki kesin iradesi de dikkate alınarak bağlantılı unsurlar ve legal yapıların özellikle terör ve şiddet siyasetinin gayrimeşru olduğunu ifade etmeleri, açık ya da örtük hangi şekilde kullanılırsa kullanılsın silaha dönüş dilinin tamamen terk edildiğini vurgulamaları gerekir. Toplumun beklediği de budur. Yine Öcalan’ın devletle ve toplumla bütünleşme perspektifinin etnik siyaseti dışladığı açıktır. Bunun gereği olarak artık etnik siyaset tarzı Türkiye siyasetinin önüne çıkartılmamalıdır. Etnik siyasetin Türkiye’nin bütünlüğünün önüne çıkartılma gayreti ciddi bir sorundur. Türk milletinin, Türkiye’nin bütünlüğü ve bütünlüğün temel unsurları konusundaki değişmez ve değişmeyecek kabullerini ve hassasiyetini dikkate alarak dil kurmanın geçiş sürecine katkı yapacağı unutulmamalıdır. Devletin geçiş sürecinin muhataplarıyla yürüttüğü diyalog, terörün kesin ve devamlı surette her mecradan tasfiyesi için yürütülen temastır. Diyaloğun amacı Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin en sorunsuz şekilde tamamlanmasını sağlamaktır. Bu konuda çıkarılan 7595 sayılı Kanun tarihsel önemdedir. Diyaloğa farklı manalar yüklemek, ana mecrasıyla doğrudan ilgili olmayan alanlara taşımak geçiş sürecine zaman kaybettirmekten başka bir şeye yaramaz. Diyaloğun amacına uygun yürütülmesi 7595 sayılı Kanun’un gereklerini yerine getirmektir. Öcalan’ın da mutabık olduğu gibi tespit, teyit ve taahhüt geçiş sürecinin en az sorunla tamamlanmasını sağlayacaktır. Tespit ve teyidin koşullarını oluşturacak taahhüt konusunda sorumluluk başta Öcalan olmak üzere münfesih örgüt mensuplarına aittir. Güven ve güvence ilişkisi de ancak pratik süreçlerdeki karşılıklı ilerlemelerle güçlenir. Elbette Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin tamamlanmasıyla bu sürecin hukuksal statüleri uygun olan ve uygun hale gelen muhatapları vesayetsiz demokratik siyaseti benimseyerek daha etkin olabilirler. Türkiye toplumunun tamamına dönük ve Türkiye halkının tüm kesimlerinin içinde yer aldığı demokrasiyi geliştirme, sosyal politikaları güçlendirme ve ülkesel tüm konularda yürütülen demokratik müzakere süreçlerinde meşru aktörler olarak yer alabilirler. Ülke perspektifine bağlı olarak geliştirecekleri politikalarla çok daha fazla katkı yapabilirler. O noktadan sonra artık demokrasinin gelişme dinamikleri belirleyici olur. Daha önce de vurgulandığı gibi geçiş sürecinin kendisi bizatihi demokratik siyaset alanını genişleten ve demokrasiye katkı yapan tarihi bir gelişmedir. 7595 sayılı Kanun’un doğrudan ve dolaylı etkileri bu durumu çok somut olarak gösterecektir. Demokrasinin ilerletilmesiyle geçiş süreci iç içedir. Bununla birlikte toplumun tamamının içinde yer alacağı kapsamlı bir demokrasi ve hukuk reformunun bütün şartları sadece ve ancak geçiş sürecinin tamamlanmasıyla oluşur. Öte yandan geçiş süreci yaklaşımının yanında Komisyon’un adında yer alan demokrasi perspektifine yönelik raporda yer verilen demokrasiyi güçlendirmeye ilişkin öneri ve değerlendirmelerin TBMM bakımından etkili olacağı da öngörülebilir. Çünkü raporun son cümlesinde belirtildiği üzere rapordaki görüş ve değerlendirmelerin yasa çalışmalarında esas alınması en azından dikkate alınması Komisyon’un belirttiği bir husustur. Komisyon’un yüksek temsil gücü gözetildiğinde raporun TBMM açısından yasal düzenlemeler için önemli bir referans belge olduğu rahatlıkla söylenebilir. Elbette demokratik perspektif bakımından raporda yer alan önerilerin tamamı konusunda mutabakat sağlamak mümkün olmayabilir. Böyle olsa da raporun birçok yasal düzenleme açısından teşvik edici olacağı ve demokrasiyi güçlendirme sürecine pozitif katkı yapacağı değerlendirilebilir. 7595 sayılı Kanun’un teklif ve kabulüne ilişkin partilerin ve milletvekillerinin güçlü desteği TBMM’nin 28. Yasama Dönemi’nde yeni anayasa yapılması konusunu bir kez daha öne çıkardı. Yeni anayasa zaten Türkiye’nin olağan gündemidir. Bazı gelişmelerle gündemde öne çıkması da doğaldır. Ancak 7595 sayılı Kanun’un 467 oyla geçmesi sebebiyle TBMM’de 400’den fazla milletvekiliyle yeni anayasa yapıp halkın onayına sunmadan yürürlüğe koyma fikri asla kabul edilemez. Öncelikli konu yeni anayasanın kanunlaştırılmasında ve yürürlüğe sokulmasında hangi kuralların geçerli olacağıdır. Yeni anayasanın yapılmasında mevcut Anayasa'nın değişikliğe ilişkin hükümlerine göre hareket etmek TBMM’nin karar vereceği bir husustur ve böyle yapması da hukuksal meşruiyet açısından son derece isabetli olur. Mevcut Anayasa'da, anayasa değişiklikleri 400 ve daha fazla oyla kabul edilirse zorunlu referandum yoktur, ihtiyari referanduma cumhurbaşkanı götürebilir. Ancak yeni anayasa kanununun 400 ve daha fazla oyla kabul edilmesi halinde referanduma sunulmadan yürürlüğe girmesi demek, yani mevcut Anayasa'nın; “400 veya daha fazla oyla kabulde referanduma sunmadan anayasa değişikliğini yürürlüğe koyma imkanını” yeni anayasa için de uygulayalım demek, halkın doğrudan onayı olmadan yeni anayasa yapalım demektir. Referandumsuz yeni anayasa yapmak yeni anayasada son kararı halkın vermesine ilişkin meşruiyet ilkesinin ihlalidir. Bu ilke günümüzde demokratik sistemlerde neredeyse mutlak kabul gören bir ilkedir. Halkın onayı yeni anayasa yapımında doğrudan demokratik meşruiyeti sağlamanın biricik yoludur. Diğer bir deyişle yeni anayasa yapımında doğrudan demokratik meşruiyeti sağlamanın tek yolu referandumla yürürlüğe girmesidir. Bu o kadar güçlü bir ilkedir ki darbeciler göstermelik de olsa hem 1961 hem 1982 Anayasalarında referanduma giderek halkın onayını alma mecburiyeti duydular. Darbecilerin bile şu ya da bu sebeple kaçınamadığı referandumdan seçilmiş demokratik iradenin kaçınması elbette söz konusu olamaz. Ayrıca bir kanun olarak yeni anayasa ile anayasaya dayanılarak çıkarılan ve anayasa değişikliği yapan kanun (anayasa değiştiren yasa) arasında niteliksel fark vardır. Yeni yapılan anayasa, halkın iradesiyle devletin ve milletin siyasi birliğini hukuk sistemi olarak ifade eden kurucu bir kanundur. Anayasa değiştiren yasa ise mevcut Anayasa içinde yapılan kural ve kurum düzenlemelerdir. Anayasa değiştiren yasayı her zaman halkoyuna sunmak gerekmese de yeni anayasayı halkın onayına sunmak demokratik meşruiyetin yanı sıra milli egemenlik ilkesinin de bir şartı ve gereğidir. Örneğin, 28. Dönemde yeni anayasa değil de belli ve sınırlı bir konuda bir iki maddelik anayasa değişikliği gündeme gelirse ve Meclis’te 400 veya üzeri bir oyla kabul edilirse bunun illa referanduma sunulma zorunluluğu olmaz. Cumhurbaşkanı gerek görürse 400 ya da üzeri oyla kabul edilmiş bir anayasa değişikliğini referanduma sunabilir, ihtiyaç tespiti yapmazsa doğrudan yürürlüğe girmesini sağlayabilir. Ancak yeni anayasanın anayasa değişikliğinden niteliksel farkını, yeni anayasanın referanduma sunulmasının toplumsal, siyasal ve hukuksal meşruiyet açısından bir mecburiyet olduğunu asla unutmamak gerekir. Bu gerekçelerle 28. Dönemde tamamlanması güç göründüğünden, Türkiye muhtemelen bir sonraki yasama döneminde, yani 29. Dönem TBMM’si eliyle yeni anayasasını yapacaktır. Meclis ne zaman yeni anayasayı yaparsa yapsın, yeni anayasa kanunu 400 veya daha fazla oyla kabul edilse dahi bu kanun mutlak surette referanduma sunulmalı ve halk yüzde elliden fazla bir oyla onayladığında yeni anayasa yürürlüğe girmelidir. Yeni anayasa konusunda “temsili kurucu irade” olarak Meclis’in yaptığı kanuna, halkın “asli kurucu irade” olarak referandumda onay vermesi asil-temsilci ilişkisinin de zorunlu bir sonucudur. Hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hem de AK Parti yetkililerinin baştan beri yaklaşımı da referandumlu yeni anayasa yapımı yönündedir. [Mehmet Uçum, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekilidir.] *Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir. (Kaynak: AA)