New York’tan BM Notları: Üç Gün, 90 Bin Adım ve Biraz da Kulis
Sanırım, 2022’den bu yana Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu yerinden takip ediyorum.Zaman hızlı geçiyor.Bir baktım 2026 olmuş ve biz yine Birleşmiş Milletler G
Sanırım, 2022’den bu yana Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu yerinden takip ediyorum.Zaman hızlı geçiyor.Bir baktım 2026 olmuş ve biz yine Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu takip etmek üzere New York yolundayız.Ben de daha uçağa binmeden başladım not almaya.Hem çekeceğimiz videolar için…Hem de dönüşte bu köşede anlatacaklarımız için.Çünkü BM haftasında New York, sadece kürsüde yapılan konuşmalardan ibaret değildir.Koridor vardır.Kulis vardır.Otel lobisi vardır.Ayaküstü yakalanan bakan vardır.Bir de “Ben bu adamı Türkiye’de göremiyorum, bari New York’ta göreyim” diyerek okyanus aşanlar vardır.Ama oraya geleceğiz.Uçağımız pazar günü öğle saatlerinde, Atatürk Havalimanı’ndan hareket etti.New York’a vardığımızda ilk dikkatimi çeken şeylerden biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konvoyuydu.Şaka yapmıyorum.Trump, Erdoğan’la ilgili özel bir talimat vermiş olabilir mi diye düşündüm.Çünkü öyle bir karşılama, öyle bir araç konvoyu, öyle bir güvenlik düzeni vardı ki…Uzaktan gören, Trump geçiyor zanneder.Hatta Trump’ın New York’ta birkaç seçmeni, bu yüzden Erdoğan’a kaptırmış olma ihtimali bile var.Yüzde 1-2 diyelim.Abartmayalım.Ama şunu söyleyeyim: Amerikan tarafının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti konusunda oldukça cömert davrandığı belliydi.Oradaki gazeteci arkadaşların hemen hepsi de buna şahit olmuştur.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM konuşması elbette önemliydi.Gazze vardı.Dünya düzenine yönelik eleştiriler vardı.Uluslararası sistemin sorunları vardı.Ama benim dikkatimi çeken başka bir şey oldu.Sezai Karakoç…Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler çatısı altında Sezai Karakoç’un adını anması ve şiirinden dizelere yer vermesi, bana göre öyle geçiştirilecek bir ayrıntı değildi.Şimdi bunu sadece “Cumhurbaşkanı konuşmasında şiir okudu” diye değerlendirirseniz, mesele anlaşılmaz.Çünkü Sezai Karakoç, bir şairden ibaret değildir.Türkiye'nin düşünce dünyasında, medeniyet tasavvurunda, belli bir hafızanın oluşmasında çok özel bir yeri vardır.Ve o hafızanın dili New York’ta, Birleşmiş Milletler kürsüsünde yankılandı.Bu önemli.Belki o dünyanın dışında kalanlar için sıradan bir şiir alıntısıdır.Ama o hafızaya aşina olanlar bilir.Bazen tek bir mısra, on sayfalık siyasi metinden daha fazla şey anlatır.Ben de buraya Necip Fazıl’dan bir mısra bırakayım:“Başka âlemlerle farkımız bizim…”Gerisini bilen bilir.Bu yıl BM’de en fazla toplantı yapan, en fazla girip çıkan isimlerden biri de Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’ydı.Adamı o kadar çok gördük ki…Bir süre sonra video çekmeyi bıraktım.“Şara geliyor.”Tamam.“Şara çıktı.”Tamam.“Şara yeniden geldi.”Tamam kardeşim, görüntümüz var zaten.Ama işin şakası bir yana…Suriye liderinin BM haftasındaki bu yoğun diplomasi trafiği, Suriye’nin geçirdiği dönüşümü görmek açısından başlı başına dikkat çekiciydi.Emine Erdoğan’ın programlarını da takip ettik.Çocukların dijital dünyanın ve teknolojinin oluşturduğu tehditlerden korunmasına ilişkin program, özellikle dikkat çekiciydi.Farklı ülkelerden lider eşlerinin katıldığı programlarda bir şeyi yeniden fark ettim:Emine Erdoğan’ın artık uluslararası toplantılarda kendine ait ayrı bir diplomasi alanı oluşmuş durumda.Bir havası var.Diğer lider eşleriyle ilişkilerinde bunu görebiliyorsunuz.Yan yana geldiklerinde, fotoğraf vermenin ötesinde bir durumdan söz ediyorum.Yılların oluşturduğu bir tanışıklık, tecrübe ve temsil gücü var.New York, sadece siyasetçilerin toplandığı bir yer değildi tabii.İş dünyasından da çok sayıda isim vardı.Ali Koç’un katıldığı etkinlikler oldu.Hamdi Ulukaya, yine dikkat çeken isimler arasındaydı.TAİK Başkanı Murat Özyeğin ve ekibinin düzenlediği 19. Türkiye Yatırım Konferansı ise benim açımdan haftanın önemli organizasyonlarından biriydi.Katılım iyiydi.Seviye iyiydi.Mekân iyiydi.Ve en önemlisi, Türkiye ile Amerika arasındaki ekonomik ilişkilerin sadece siyasi başlıklardan ibaret olmadığını gösteren ciddi bir iş dünyası trafiği vardı.Ben New York’a artık dördüncü ya da beşinci kez geldiğim için önceki yıllardaki yabancılığı yaşamadım.Hangi kapıdan girilir?Checkpoint nerede?Kim nereden çıkar?Gazeteci nerede bekler?Bakanı nerede yakalarsın?Bunları, üç aşağı beş yukarı öğrenmişiz.Bu da işleri kolaylaştırıyor tabii.Mesela kapıda Hakan Fidan’ı yakaladım.“Sayın Bakanım, beni kırmayın. Kısa bir röportaj yapalım” dedim.“BM’ye geçiyorum şimdi” dedi.“Olsun efendim, yolda yaparız” dedim.Ve yaptık.Yaklaşık beş dakikalık röportajı yürürken kopardık.Gazetecilik biraz da budur zaten.Randevu beklersen bazen röportaj yapamazsın.Yürürken sorarsın.Asansörde sorarsın.Kapıda sorarsın.Yeter ki mikrofon elinde olsun.Aile Bakanı’yla da güzel bir röportaj yaptık.Hepsini yayınladık.Gelelim işin biraz eğlenceli tarafına.Türkiye’den gelen çok insan vardı.Gazeteci gelir.İş insanı gelir.Diplomat gelir.Siyasetçi gelir.Akademisyen gelir.Sivil toplum temsilcisi gelir.Bunların hepsini anlarım.Ama bazı isimleri gördüğünüzde, ister istemez şu soruyu soruyorsunuz:“Kardeşim, sen niye geldin?”Türkiye’de Cumhurbaşkanını göremeyip “Belki New York’ta görürüm” diye gelenler mi var acaba?Çünkü bazı isimlere bakıyorsunuz…Amerika’yla ticari ilişkisi yok.Uluslararası ölçekte bir işi yok.BM’yle alakası yok.Toplantıyla alakası yok.Ama New York’ta.Hem de en görünür yerde.Sonra meseleyi anlıyorsunuz.Bir fotoğraf…Mümkünse Cumhurbaşkanıyla.Olmadı bir bakanla.O da olmadı Türkevi’nin önünde.Sonra gelsin sosyal medya paylaşımı:“New York temaslarımız kapsamında…”Ne teması kardeşim?Üç gündür lobide kahve içiyorsun.Üç günde telefon, yaklaşık 90 bin adım gösterdi.BM haftasının özeti, biraz da bu aslında.Bir toplantıdan diğerine koşuyorsunuz.Bir lider çıkıyor, öbürü giriyor.Bir bakanı kapıda yakalıyorsunuz.Bir iş insanıyla ayaküstü sohbet ediyorsunuz.Bir bakıyorsunuz gece olmuş.Fakat bütün bu koşuşturmanın içinde New York’tan bakınca Türkiye hakkında fark ettiğiniz bir şey var:Türkiye artık BM haftasına sadece Cumhurbaşkanının kürsü konuşmasıyla katılan bir ülke değil.Siyasetiyle, diplomasisiyle, iş dünyasıyla, sivil toplumuyla ve kendi kültürel hafızasıyla orada olmaya çalışan çok katmanlı bir Türkiye var.Eksikleri var mı?Var.Gösteriş için geleni var mı?Fazlasıyla.Fotoğraf peşinde koşanı var mı?O da var.Ama bütün gürültüyü bir kenara bırakıp büyük fotoğrafa baktığınızda…New York’ta, Türkiye’nin ayak izinin birkaç yıl öncesine göre çok daha belirgin olduğunu görüyorsunuz.Benim üç günde attığım 90 bin adımın kaçı Türkiye’nin ayak izi sayılır, onu bilemem.Ama şunu biliyorum:Birleşmiş Milletler haftasında New York’ta yürümekten yoruluyorsunuz.Türkiye’yi konuşmaktan değil.
(Kaynak: ENSONHABER)