⚡ Ajans Online
GÜNCEL

Okullardaki olaylar bize ne söylüyor

Türkiye’de son dönemde okullarda yaşanan saldırılar ve eğitim ortamında artan şiddet vakaları, yalnızca münferit olaylar olarak değerlendirilmemeli.Bir baba ola

Türkiye’de son dönemde okullarda yaşanan saldırılar ve eğitim ortamında artan şiddet vakaları, yalnızca münferit olaylar olarak değerlendirilmemeli.Bir baba olarak bu haberleri okuduğumda meseleyi yalnızca bir gazeteci olarak değerlendiremiyorum.Baba kimliğim daha ağır basıyor.Aklıma doğrudan çocuğum geliyor.Sabah evden çıkıp okula giden, günün önemli bir bölümünü orada geçiren bir çocuğun ebeveyni olarak benim de endişelerim çok fazla.Elbette her olayın kendi şartları, kendi failleri ve kendi hikayesi var.Ancak bugün elimizi taşın altına hep beraber koymalıyız.Çocuklarımızın ve eğitimcilerimizin kendilerini güvende hissettiği okul ortamını nasıl daha güçlü hale getirebiliriz?Burada mesele yalnızca güvenlik tedbirlerini artırmaktan ibaret değil.Okulda ortaya çıkan şiddetin nedenlerini yalnızca okulun kapısında veya koridorlarında aramak eksik kalır.Aileden sosyal çevreye, dijital dünyadan akran ilişkilerine, psikolojik destek mekanizmalarından okul yönetimlerinin imkanlarına kadar geniş bir çerçevede bakmak gerekiyor.Tam da bu nedenle son dönemdeki saldırıların kapsamlı biçimde ele alınması önemli.Ben burada Yusuf Tekin’e ayrı bir parantez açmak istiyorum.Peki neden?Sayın Tekin, eğitim politikalarının merkezinde bulunan isimlerden biri.Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in eğitimcilik tecrübesi ve yıllardır eğitim meseleleri üzerine yürüttüğü çalışmalar, bu konuda daha geniş bir değerlendirme yapılabilmesi açısından önemli bir imkan.Tekin’in farklı vesilelerle eğitim ortamının yalnızca akademik başarı üzerinden değerlendirilemeyeceğine, okulun çok daha geniş bir sosyal alan olduğuna ilişkin açıklamaları da bulunuyor.Bugün ihtiyaç duyulan şey, herhangi bir kurumu veya kişiyi tartışmanın merkezine yerleştirmekten ziyade, yaşanan olaylardan hareketle sistemin bütününü yeniden gözden geçirmek.Çünkü bir okulda yaşanan şiddet vakası, yalnızca o okulun sorunu değil.Hepimizin sorunu…Bir öğretmenin tehdit edilmesi, bir öğrencinin saldırıya uğraması ya da okul çevresinde güvenlik sorunu yaşanması, eğitim sisteminin, ailenin, yerel yönetimlerin, güvenlik birimlerinin ve sosyal destek mekanizmalarının aynı anda düşünmesi gereken bir mesele haline geliyor.Üstelik burada zaman zaman gözden kaçan başka bir boyut daha var.Şiddetin normalleşmesi...Çocukların sosyal medyada, dijital platformlarda ve günlük hayatın içinde maruz kaldıkları dil ve davranış biçimleri, okul kültüründen bağımsız değil.Hakaretin, tehditkar dilin ve fiziksel şiddetin sıradanlaştırıldığı bir atmosferde okulların bundan tamamen yalıtılmış alanlar olarak kalmasını beklemek gerçekçi olmaz.Bu yüzden sorunun çözümünü de yalnızca daha fazla güvenlik görevlisi, kamera veya fiziksel tedbirden ibaret düşünemeyiz.Hiç şüphesiz güvenlik noktasında ilgili kurumlar üzerine düşeni fazlasıyla yapmalı.Ancak asıl mesele, şiddetin ortaya çıkmadan önce fark edilmesini sağlayacak bir okul kültürü ve destek mekanizması oluşturabilmek.Öğretmenin öğrencideki değişimi fark edebilmesi, öğrencinin yaşadığı problemi anlatabileceği güvenli kanallara sahip olması, aile ile okul arasındaki iletişimin güçlendirilmesi ve gerektiğinde psikososyal destek mekanizmalarının hızlı biçimde devreye girebilmesi bu açıdan büyük önem taşıyor.Eğer çocuklarımızı daha güvenli bir eğitim ortamına göndermek istiyorsak, tartışmayı “Kim suçlu?” sorusuna sıkıştırmamalıyız.Çünkü bu, tek bir kurumun ya da tek bir kişinin omuzlarına bırakılabilecek bir mesele değil.Bu topyekûn bir mücadele olmalı…Bir insanın yıllarca emek vererek oluşturduğu itibarın, birkaç saat içinde sosyal medyada yerle bir edilebildiği bir dönemde yaşıyoruz.Bir iddia ortaya atılıyor.Bir paylaşım yapılıyor.Ardından başka paylaşımlar geliyor…Daha gerçeğin ne olduğu tam olarak ortaya çıkmadan, sosyal medyada hüküm çoktan verilmiş oluyor.Bugün fon tartışmaları üzerinden yaşananlara bakarken, aslında önemli bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.İtibar suikastları...Kamuoyunun merak ettiği konuların sorgulanması, kaynakların ve fonların nereye aktarıldığının araştırılması, varsa usulsüzlüklerin ortaya çıkarılması son derece meşru.Nitekim AK Parti cephesinden de fon meselesinin bütün yönleriyle araştırılması ve yanlış yapanların hukuk önünde hesap vermesi gerektiği açıkça ifade edildi.Bunda bir sorun yok.Sorun, soruşturmanın ve araştırmanın sınırlarını aşarak, birkaç kişi üzerinden koskoca bir camiaya, inançlı insanlara veya siyasi bir topluluğun tamamına yönelik bir algı oluşturulması.Birkaç kişinin yaptığından hareketle milyonlarca insanı aynı kefeye koymak, ne hakkaniyetli ne de doğru.Bugün AK Parti'nin fon meselesinde usulsüzlük iddialarına karşı durduğu kadar bu meselenin üzerinden yapılabilecek haksız genellemelere karşı da dikkatli olması gerekiyor.AK Parti'nin geçmişine, siyasi hafızasına ve kendisini tanımladığı dava anlayışına baktığımızda, bu hareketin içerisinde yıllardır sorumluluk alan, bedel ödeyen, emek veren çok geniş bir insan topluluğu var.Dolayısıyla “foncu”, “şununla bağlantılı”, “bununla ilişkili” gibi genellemeler üzerinden bütün bir camiayı tarif etmek doğru değil.Herkesi aynı torbaya koyamayız.Yanlış yapan varsa elbette ortaya çıkarılmalı.Bir kişi gerçekten usulsüz bir işin içerisindeyse, bunun hesabını hukuk önünde vermesi gerekir.Ama bir kişinin yaptığı yanlış üzerinden aynı düşünceye, aynı inanca veya aynı siyasi yapıya mensup herkesin zan altında bırakılması da başka bir haksızlıktır.İtibar gitti mi toparlamak gerçekten çok zor.Bir insanın yıllarca inşa ettiği güveni birkaç saat içerisinde sarsmak mümkün.Bu nedenle sosyal medyayı bir çeşit “adam asma yeri”ne dönüştürmemek gerekiyor.Fon meselesinde de ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak bu ayrımı yapabilmek.Varsa bir usulsüzlük, varsa açıklanması gereken bir kaynak aktarımı, varsa cevaplanması gereken sorular üzerine gidilmeli.Ama temaslar, bağlantılar ve iddialar birbirinden ayrılmalı; kim ne yaptıysa somut biçimde ortaya konulmalı.Bütün bunları yaparken de birkaç kişi üzerinden bir camianın tamamına yönelik haksız bir algının oluşmasına izin verilmemeli.Bu ülke, çok daha büyük krizlerden geçti arkadaşlar...17-25 Aralık sürecini, Gezi olaylarını, 15 Temmuz hain darbe girişimini ve ardından yaşananları geride bıraktı.Türkiye, krizlerin içerisinden geçerken toplumun önemli bir kesimiyle birlikte ayakta kaldı.Dolayısıyla bugün bir fon soruşturması üzerinden ortaya çıkan iddiaları da ne küçümsemek ne de olduğundan daha büyük bir toplumsal kırılmanın malzemesine dönüştürmek gerekir.Siyaset yalnızca yanlış yapanla mücadele etmekten değil, haksız yere suçlananın hakkını da korumaktan geçer.Benden söylemesi... (Kaynak: ENSONHABER)