Putin-Şi görüşmesi: Yeni dünya düzeni çabası mı?
Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Putin'in Çin ziyareti çerçevesinde Moskova-Pekin hattında der
Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Putin'in Çin ziyareti çerçevesinde Moskova-Pekin hattında derinleşen stratejik ortaklığı ve değişen küresel güç dengelerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping en son Eylül 2025'te, İkinci Dünya Savaşı anma törenleri ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi kapsamında bir araya gelmişti. Bu sürede Rusya-Çin ilişkilerinde köklü bir değişimden ziyade, bu ilişkinin küresel sistem içindeki anlamının daha görünür hale geldiği söylenebilir. Özellikle İsrail/ABD-İran savaşıyla derinleşen kriz ortamı, Moskova-Pekin hattının uzun süredir dayandığı stratejik ortaklık, enerji işbirliği, Batı karşıtı dengeleme ve çok merkezlilik söylemini yeniden öne çıkarmıştır. Mayıs 2026'da gerçekleşen bu görüşme esasında 2001 yılında imzalanan İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Antlaşması'nın 25. yılına tekabül etmesi bakımından da ayrı bir sembolik önem taşımaktadır. Bu nedenle antlaşmanın uzatılması, yalnızca ikili ilişkilerin devamı olarak değil, çok merkezli dünya ve "yeni tip uluslararası ilişkiler" söyleminin kurumsal teyidi oldu.
Rusya-Çin ilişkisini yalnızca güncel dış politika gelişmeleri, enerji anlaşmaları ya da Batı karşıtı konumlanma üzerinden okumak eksik kalır. İki büyük kara gücünün tarihsel hafızasından, sınır komşuluğundan, imparatorluk tecrübelerinden ve sistem karşısındaki ortak kırılganlık algısından beslenmektedir. Rusya açısından Çin, sadece bugünün stratejik ortağı değil, yüzyıllardır komşu olunan, zaman zaman rekabet edilen, fakat Avrasya dengesi içindeki büyük bir tarihsel aktördür. Bu açıdan özellikle Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı'nı takiben Çin, Rusya için yalnızca ekonomik bir ortak olmaktan çıkmış, sistemsel baskıların dengelenebileceği, Batı merkezli düzen karşısında stratejik nefes alanı açan temel güç merkezlerinden biri haline gelmiştir.
Görüşmelere dair üç husus önemlidir. Putin'in karşılanması, ABD Başkanı Donald Trump'ın karşılanmasına kıyasla daha derin, daha samimi ve daha sıcak bir diplomatik atmosfer üretmiştir. Bu durum, Rusya ile Çin arasındaki tarihsel yakınlık, stratejik ortaklık ve dünya görüşü benzerliği çerçevesinde normal karşılanabilir. Ancak Batı merkezli sistemin kırılganlıklarının daha görünür hale geldiği, Asya'nın yükselişinin daha açık biçimde hissedildiği ve küresel güç dengesinin yeniden tartışıldığı bir dönemde bu karşılama aynı zamanda bir hafıza diplomasisi görüntüsü de vermektedir. Trump'ı Pekin Havalimanı'nda Çin Devlet Başkanı Yardımcısı Han Zheng, Putin'i Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi karşıladı. Karşılama düzeyi sadece protokol hiyerarşisiyle açıklanamaz. Çünkü Putin'in karşılanmasında Wang Yi'nin bulunması, onur kıtası ve sonraki tören diliyle çok derin ve farklı bir anlamdadır. Trump'a verilen mesaj "büyük güç pazarlığı" düzeyi, Putin'e verilen mesaj "stratejik yakınlık, süreklilik ve güven" eksenindeydi. Keza Putin'in Şi'ye hitaben kullandığı "seni bir gün görmesem üç sonbahar geçmiş gibi hissediyorum" anlamındaki Çin atasözü, ilk bakışta kültürel bir nezaket ifadesi gibi görünse de mevcut konjonktürde derin bir anlam taşımaktadır. Rusya'nın Çin'e duyduğu stratejik ihtiyacı, iki lider arasındaki kişisel güven ilişkisini ve Batı merkezli kırılmalar karşısında Moskova-Pekin hattının kazandığı yeni sembolik değeri göstermektedir.
Alfred Mahan'ın deniz hakimiyeti ve Halford Mackinder'ın kara hakimiyeti yaklaşımları, bugün teorik tartışmaların ötesine geçerek günümüz dünyasının somut gerçekleridir. Bugün sadece değerli kaynakları kontrol etmek değil, bu kaynakların geçtiği güzergahları, lojistik hatları, deniz yollarını, enerji koridorlarını ve kara bağlantılarını denetlemek de birincil stratejik öneme sahiptir. Bu jeo-sömürgecilik, yalnızca toprak ya da kaynak kontrolü üzerinden değil, geçiş alanlarının, kritik koridorların ve tedarik zincirlerinin kontrolü üzerinden işlemektedir. Zira Rusya ve Çin de ortaklıklarını özellikle iki alanda daha görünür hale getirmektedir: Enerji ve lojistik.
Rusya-Çin ticaret hacminin 2025'te yaklaşık 228 milyar dolara ulaşması, Rusya'nın Çin'e petrol ihracatının 2026'nın ilk çeyreğinde yaklaşık yüzde 35 artması ve Moskova'nın Pekin'in önemli doğal gaz tedarikçilerinden biri haline gelmesi, enerji ortaklığının geçici değil, giderek yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir. Enerji alanını tamamlayan bir diğer başlık ise enerji taşınmasına yönelik projeler ve iletim hatlarıdır.
Sibirya'nın Gücü-2 Projesi'yle yıllık yaklaşık 50 milyar metreküp gaz taşımasının hedeflenmesi, bu stratejik arayışın en somut örneklerinden biridir. Başlıklar halen netleşmemiş olsa da enerji alanında yeni projelerin ve kara bağlantılı tedarik hatlarının önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme geleceği öngörülmektedir. Burada temel mantık ise deniz yolları kırılganlığıdır. Hürmüz, Tayvan ve Malakka hattı riskli görülmektedir. Buna karşılık Rusya'dan Çin'e uzanacak kara temelli enerji hatları, Pekin açısından daha güvenli ve daha öngörülebilir bir seçenek sunmaktadır. Rusya Avrupa'da kaybettiği enerji pazarını Çin üzerinden telafi etmeye çalışırken, Çin de Hürmüz, Malakka ve Tayvan hattındaki deniz kırılganlıklarına karşı kara temelli bir enerji koridoru kazanacaktır.
Son olarak, taraflar arasında nükleer enerji ve yapay zeka işbirliği başlıklı anlaşmalar da dikkati çekmektedir. ABD'nin İran'dan zenginleştirilmiş uranyumun sınırlandırılması üzerinden nükleer alanı baskı kurduğu bir dönemde, Rusya ile Çin'in termonükleer araştırmalar ve nükleer insan kaynağı konusunda işbirliğini derinleştirmesi nükleer teknolojinin yalnızca güvenlik değil, büyük güç rekabeti meselesi olduğunu da göstermektedir. Keza yapay zeka ve çipler ekseninde de Rusya ve Çin'in Batı'nın teknoloji ambargoları ve tedarik zinciri baskısına karşı ortak bir dayanıklılık hattı kurduğu söylenebilir.
Hürmüz krizi ve İran'ın Hürmüz'den geçecek gemilerden petro-yuan üzerinden ödeme talep edebileceğine dair tartışmalarla düşünüldüğünde, Rusya-Çin ticaret sisteminin büyük ölçüde ruble ve yuan üzerinden işlemeye başlaması Batı yaptırımlarına karşı finansal dayanıklılık inşasının ötesinde, dolar merkezli küresel ödeme mimarisine karşı alternatif bir hat oluşturduğunu göstermektedir. BRICS zemininde uzun süredir petro-dolar karşıtı arayışlar artık yalnızca teorik bir meydan okuma değil, enerji, ticaret ve ödeme sistemleri üzerinden jeoekonomik dönüşüme işaret etmektedir. Bu, Trump'ın geçen hafta Çin'den duymak ya da almak istediği mesajın neredeyse tam tersidir: Pekin-Moskova yeni bir finansal dayanıklılık alanı inşa etmektedir.
Batı'nın kırılganlaştığı, küresel sistemin yeniden dağıldığı ve Asya merkezli güç alanlarının daha belirgin hale geldiği dönemde Rusya-Çin, ilişkilerini sadece çıkar ortaklığı üzerinden değil, tarihsel hafıza, lider diplomasisi ve ortak dünya görüşü üzerinden yeniden tahkim etmektedir. Başka bir deyişle, Çin ve Rusya, ABD ile ticaret pazarlığı yaparken, birbirleriyle stratejik ortaklığı derinleştirmektedir. Buradan hareketle, Pekin'deki görüşmeyi sadece Putin ile Şi'nin buluşması yerine Batı merkezli düzenin karşısında, Avrasya merkezli yeni sistemin kodları, dili, enerjisi ve finansal yapısı üzerinden okumak yerinde olacaktır.
[Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
(Kaynak: AA)