⚡ Ajans Online
GÜNCEL

Ümit Yenişehirli yazdı: 'Muzır'ın tarihinden bir tutam

Her türlü kayıttan azade bir biçimde, sosyal medya üzerinden hayasızca yayınlar başta olmak üzere, müstehcenliğin pek çok örneğiyle toplumu rahatsız eden, kamu

📍 Aydın
Her türlü kayıttan azade bir biçimde, sosyal medya üzerinden hayasızca yayınlar başta olmak üzere, müstehcenliğin pek çok örneğiyle toplumu rahatsız eden, kamu düzenini bozan vakalar giderek çoğalıyor. Hemen her gün, bu sosyal sapmayla ilgili yeni bir haber gündeme düşüyor.Bu mesele, ‘Osmanlı modernleşmesi’nden bu yana toplumun gündemine, belli aralıklarla ama ne yazık ki her defasında da artarak geliyor. Osmanlı’nın son döneminden başlayıp, Cumhuriyet tarihi boyunca devam eden ‘müstehcenlik’ konusu, ‘ahlak-ı umumiye aykırılık, muzır neşriyat, hayasızca davranışlar, çocuğun ruh ve beden gelişimi’ gibi başlıklar altında gösteri dünyası, edebiyat, sanat, basın ve hukuk bağlamında sık sık tartışılıyor, çareler aranıyor.Osmanlı toplumunda uzun asırlar boyunca, İslam ahlakının baskın hakimiyetiyle - hele de toplumu ifsad edecek yöntem ve yaygınlıkta - müstehcenlik gibi bir sorun görülmemişti. Klasik devirlerde yayın işleri daha çok, ‘Ahlak-ı Umumiye’ ve ‘Adab-ı Umumiye’ başlıkları altında, Şer’i ve Örfi Hukuk çerçevesinde ele alınıyordu. Osmanlı toplumu, ilerleyen asırlarda ise yeni yeni yayınlanmaya başlayan gazete ve romanlardan dolayı bu illetle tanışacaktı. Osmanlı’nın son dönemlerinde, özellikle de Tanzimat Fermanı’nın yayınlanmasıyla birlikte oluşan ‘serbestiyet’ ortamı da açık saçık yayınları az da olsa gündeme getirmişti.Ahmet Kabaklı merhumun, Türk Edebiyatı isimli dört ciltlik eserinde anlattığına göre, Şeyhülislam Abdullah Efendi, ilk matbaacı İbrahim Müteferrika’nın sorusu üzerine, ‘Tab ettiğiniz (baskısını yaptığınız) hikmetli, edebli ola.’ fetvasını vermişti. Yine, ilk gazetecilerden Şinasi de ‘Edebiyat öyle bir fendir ki insanlara edep ve ahlakı öğrettiği için bu işe mensup olanlara da edip denmiştir.’ demekteydi. Ahmet Mithad ise ‘Edip, faydalı olanı yazmalı.’ derdi. Bu arada, ilk matbaa sahipleri zaten ahlaka aykırı yayın yapmayı akıllarından bile geçirmezlerken, ülkede yayıncılık yapacak yabancılar da milli ve manevi değerlere aykırı basım işleriyle uğraşmayacaklarına dair Saray’a taahhütte bulunurlardı. Bu anlayış neticesinde de 1800’lerin ikinci yarısında bile basın yayın dünyasında milli ve manevi eserler çoğunluktaydı.Osmanlı cemiyetinde genel hava böyle olsa da zamanla mevcut yasal düzenlemelerin, gazete, roman gibi yeni yayın teknikleri karşısında yetersiz kaldığı da görülmeye başlanmıştı. Batılılaşma döneminde hazırlanan 1858 tarihli ceza kanunu, umumun ahlakını bozan yayın ve davranışlara ilişkin yaptırımlar getirmekteydi.Düzenlemeyle müstehcen veya genel ahlaka aykırı görülen yazı ve görselin basım, dağıtım ve ithali yasaklanmış, sansür işletilmişti. Yeni yeni çıkmakta olan gazetelerde, dönemin modası gereği tefrika edilen romanlar da sıkı takipteydi. Hem Avrupa’daki cüretkar romanların tercümeleri hem de onlara özenerek yazılmış ‘yerli’ romanlardaki ‘müstehcen, edepsizce, ahlaka mugayir’ bölümler için Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyeti devreye girerek yaptırım uygulamaktaydı.Devrin anlayışı, zamanın ruhu, hala dini ve milli yayıncılıktan yanaydı. Öyle ki 1864-65 eğitim yılında hükümetçe okullara gönderilen iki yüz bine yakın kitabın çoğunluğu Elifba Cüzü, Hakkı Efendi’nin Hadis-i Erbain Şerhi, Gülşeni Maarif, Ahlak-i Ahmedi, Mizanül Edeb, Dürr-i Yekta, Tasavvuf Kasidesi, Molla Cami, Akaid-i Usami Şerhi gibi kitaplardı. Böyle bir ortamda, zaman zaman ortaya çıkan ‘muzır’ gazete ve kitapların akıbeti ise Çemberlitaş hamamının külhanında yakılmak oluyordu.Bu arada; Prof. Dr. Bilge Ercilasun’un Türk Edebiyatı Tarihi, Eleştiri (1860-1923) isimli çalışmasında verdiği bilgilere göre, dönemdeki bir edebi yol da romantizmdi. Özellikle Fransız şair ve yazarlardan etkilenen kimi isimler, ülke savaşlarla boğuşurken, abartılı bir romantizme kapılmıştı. Ahmet Haşim’in bu anlayışla kaleme aldığı, içinde hem aşk hem tabiat temalarının olduğu Göl Saatleri kitabı yayınlandığında, bazı eleştirmenler vatanın beka meselesi varken sergilediği bu duyarsızlığından dolayı kendisine ‘kurbağa şairi’ adını takmışlardı.Devrin şair, yazar ve gazetecileri arasında, Ahmet Haşim’in duyarsızlığını başka ahlaki zafiyetlerle donatan isimler de vardı. Servet-i Fünun dergisinde yazanların çoğu bu anlayıştaydı. Halit Ziya Uşaklıgil’in dergide tefrika edilip, 1901 yılında basılan, aile içi kirli ilişkilerin işlendiği Aşk-ı Memnu isimli romanı, dönemin ahlak anlayışına esaslı bir saldırıydı.Yine aynı dergide parça parça yayınlanıp, yine 1901’de basılan Mehmet Rauf’un Eylül isimli romanı ise erotik temalarıyla ahlaki tefessühü daha da ileri taşıyordu. Aynı yazar, 1910 yılında had safhada erotizmle doldurarak kaleme alıp, isimsiz yayınladığı Bir Zambağın Hikayesi’nden dolayı ise Divan-ı Harb’e verilmiş, yargılanması sonucu altı ay hapse mahkum edilip, ilaveten askerlikten atılmıştı. Rauf, ayrıca Kaymak Tabağı isimli bir başka açık saçık kitabında bir karaktere, ‘Ahlak dediğin bir uydurmadır. Karşı karşıya gelmiş bir erkekle bir kadının şehvetten başka şey konuşması sahtekarlıktır.’ sözlerini söyletmişti. Bu tür çalışmaları kaleme alanlar, ülke birçok cephede savaş verirken, böylesi konulara yönelmede inanılmaz bir duyarsızlık göstermekteydi. Bu arada unutmadan, ülkedeki verili medya düzeninde hem Aşk-ı Memnu hem de Eylül, yıllar yıllar sonra – devlet kanalı da dahil - TV dizileri yapılacak kadar da el üstünde tutulmuşlardı.Cumhuriyet’in, özellikle tek parti döneminde, görüntüde ahlaka mugayir yayınlarla mücadele ediliyor olsa da yönetimdeki seküler anlayış, bu alanda kalem oynatmak isteyenlere belli bir rahatlama da sağlamıştı. Yer yer, bir histeri haline gelen ‘modernleşme ve laiklik’ çabaları, zaman zaman ‘ahlaka mugayir neriyat’ın önünü açan bir işlev görmekteydi. Merhum Eşref Edib’in CHP’nin günah galerisinden tablolara yer verdiği Kara Kitap isimli eserinde anlattığına göre; tek parti CHP zihniyeti, bu konuda o kadar duyarsızdı ki, daha 15, 20 yıl önce müstehcenlikten dolayı takibata uğrayan Mehmet Rauf’un içi porno betimlemeleriyle dolu Kaymak Tabağı isimli kitabı, Köy Enstitüleri’nde mecburi okunacak kitaplar arasına alınmıştı. Bu arada, kitabın ahlaksız karakterlerinden birisi olan İbrahim’in lakabı ise ‘hacı’ydı!CHP yönetimi devrinde gemi azıya alan müstehcen yayıncılığında bir şekilde kanun karşısına çıkmak zorunda kalanlar ise hemen her defasında benzer gerekçeleri geveliyorlardı. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mürebbiye isimli açık saçık romanını – Filmi de çekilmiş ancak ahlaksız bulunarak gösterimi yasaklanmıştı - mahkemede savunurken, "Romanlarımda cemiyetin mikroplarını teşrih (otopsi) ediyorum. Hekim yarayı açtı diye suçlanamaz hem edebiyat ahlak dersi vermek zorunda değildir.” demişti. Kaymak Tabağı’nın yayınevi de kitabın girişine, ‘Biz burada ibret dersleri vermek ve körpe aile kızlarının nasıl bir uçuruma sürüklendiğini anlatmak istedik.” ifadelerini koymuştu. Öte yandan, araştırmacı Ömer Türkeş’in devrin roman isimlerinde derlediği liste de devrin anlayışına dair bir fikir vermekte: ‘Azgın, Kadınların İstediği, Üryan, Bir Bakirenin Gebeliği, Aşufte, Zifaf Gecesi, Karagöz Yatakta.’Cumhuriyet’in ilk devirlerinde TCK içindeki kimi maddeler ile muzır neşriyata yaptırımlar getiren kanunlarda, yıllar sonra yapılmaya çalışılan değişiklikler sırasında, buna niyetlenen siyasilere yönelik tepkiler, basın ve yayın dünyasına hakim olan zihniyetin ne kadar saldırgan olabileceğini de göstermişti.Merhum Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde Devlet Bakanı Vehbi Dinçerler’in, muzır neşriyatı önlemeyi amaçlayan kanunu güncelleme çabaları, zamanın kartel basını tarafından günlerce süren yayınlarla yerden yere vurulmuştu. Hürriyet, Cumhuriyet, Günaydın, Milliyet, Güneş gibi gazeteler ile Gırgır, Fırt ve Çarşaf isimli mizah dergilerinin yanı sıra Erkekçe ve Kadınca gibi erotik aylık mecmualar, Özal ve Dinçerler’e mütemadiyen saldırmaktaydı. Açık saçık fotoğraflarla tıka basa dolu yayınların poşette satılmasını, muzır neşriyata verilen para cezalarının yükseltilmesini öngören maddeler içeren düzenleme dolayısıyla basın hem Özal’ı hem de Dinçerler’i poşetin içinde gösteren karikatürler yayınlamıştı.Yasa, Başbakanlık bünyesinde (Günümüzde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı) oluşturulan kurulun, yayımlanan kitap, dergi ve gazeteleri inceleyerek ‘Küçükler için muzırdır.’ kararı verme yetkisini düzenlemişti. Buna göre, kurul tarafından ‘muzır’ ilan edilen eserler poşet içinde satılmak zorundaydı ve reklamı yapılamıyordu. Yine, 2004 yılında AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile hükümetten ilgili bakanlar, TCK’daki müstehcen yayınla ilgili bazı maddeleri değiştirip, yeni yaptırımlar getirmek istediklerinde de basın bir kez daha ağır saldırılara imza atmıştı.Neredeyse bir asır öncesinin şartlarında temel hükümleri belirlenen, ‘internetin, sosyal medyanın, canlı yayının’ esamisinin okunmadığı sonraki yıllarda ise parça parça palyatif düzenlemelere konu olan ‘müstehcen yayıncılık’la ilgili mevzuatın, gelişen iletişim teknolojilerinin yol açtığı tahribat doğrultusunda tepeden tırnağa değiştirilip, geliştirilmesinin gerekliliği ise bir gündem maddesi olarak geçerliliğini koruyor. (Kaynak: ENSONHABER)