⚡ Ajans Online
GÜNCEL

Çocuklarda kimlik krizi, ailenin ve çocukların geleceği

Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları Kurulu üyesi ve Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan, okullarda yaşanan son şiddet olaylarının

Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları Kurulu üyesi ve Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan, okullarda yaşanan son şiddet olaylarının ardından çocuklardaki yalnızlaşma, aidiyetsizlik ve kimlik buhranının arka planını AA Analiz için kaleme aldı. *** Okullarda bu hafta yaşadığımız iki olayda sosyoekonomik ve kültürel arka planları, aile yapıları birbirinden oldukça farklı iki erkek çocuğun/gencin sebep olduğu büyük yıkımlarla karşı karşıya kaldık. Olayların Türkiye tarihinde bir benzerinin olmaması, elbette analizini de hızlı yapmakta alan uzmanlarının işini zorlaştırıyor. Olayların hepimizin duygusal durumu üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, bu yazının tonunda zaman zaman teknik sosyolojik analizin yanında duygusal değerlendirmelere de kaymalar olacaktır. Şu ana kadar elde edilen bazı bilgiler, her iki vakada da bazı ortak desenlere işaret ediyor: Kimlik krizi, aidiyetsizlik ve yabancılaşma. Çocuğun masumiyetten böyle bir kimlik buhranına nasıl evrildiği ise bireysel, çevresel ve yapısal pek çok değişkenin birlikte düşünülmesi gereken bir süreçtir. Bireysel olarak iç dünyasında neler yaşadığını, evinde ve çevresinde hangi hakim kültürle büyütüldüğünü, yapısal olarak eğitimle ve dijital medyayla kurduğu ilişkiyi ve tüm bunların etkileşiminin çocuğun kimliği üzerindeki etkisini doğru analiz etmek durumundayız. Sürece götüren bireysel değişkenleri göz önünde bulundurduğumuzda yeni nesillerin önceki nesillere göre sosyal ve duygusal olarak çok daha kırılgan olduğunu biliyoruz. Duygusal bağışıklıklarının daha zayıf olduğunu da biliyoruz. Aidiyet kurmakta zorlandıkları, yalnızlıkla baş edemedikleri ya da yönetemedikleri pek çok yeni nesil araştırmasında ortaya konuldu. Bu durum, ailelerin daha ilgisiz olduğu anlamına gelmiyor hatta ailelerin yoğun ilgisi de buna sebep olabiliyor ama özellikle bir hususun bireysel değişkenlerde üzerinde durmamız gerekiyor. Ailenin her bir üyesinin çocuğun bireysel gelişiminde etkisi büyüktür ancak bir aktörün farklı bir misyonu vardır. Çocuğun göbek bağını aslında baba keser yani çocuğun annesinin koruyucu dünyasından toplumsal hayata sağlıklı ve dengeli bir biçimde intikal edebilmesini sağlayan en önemli aktör babadır. Bu geçiş sürecinde babanın rolü belirleyici ve vazgeçilmezdir. Baba, yalnızca otorite figürü değil aynı zamanda rehber, muhatap ve birlikte var olunan bir anlam alanıdır. Özellikle erkek çocukların erken yaşlardan itibaren babalarıyla nitelikli zaman geçirmesi, sohbet meclislerinde bulunması, birlikte üretmesi, çalışması ve spor yapması, onların hayata karşı duruşunu, öz güvenini ve karakter inşasını doğrudan etkiler. Aileler, genelde davranış düzenleme konusunda çocuklarıyla ergenlik döneminde yüksek ve gerilimli bir etkileşime giriyor. Ergenlik öncesinde ise sözde "pedagojik ebeveynlik" anlayışıyla aileler, çocuğun olumsuz davranışlarına geri bildirim vermekten kaçınabiliyor. 12-13 yaşına kadar sağlıklı geri bildirim almamış bir çocuk, çevrenin ve akranların etkisine girmeye başladıktan sonra aileden aldığı her türlü geri bildirimi kulak ardı edebiliyor. Bu noktada sorulması gereken soru şu: O halde ebeveynlik iradesi nerede ve nasıl devreye girecek? Erken çocukluk döneminde arzuları merkezinde büyütülen bir çocuk, ergenlik dönemine geldiğinde girdiği her ortamda önce kendi arzularının karşılanmasını ister. Okul gibi akranlarıyla birlikte yaşamayı ve paylaşım yapmayı öğrenmesi gereken yerlerde de bu davranışlar devam eder. Ebeveynlik iradesi, çocuğun erken yaşta arzularının yönetilmesi ile başlar, arzuların yönetilmesi ise sağlıklı sınırların erken yaşta konulması anlamına gelir. İstediği her şeye sahip olabilen bir çocuğun sınırsızlık hali, çocukta öz güven değil öz yıkım oluşturur. Okulların da bu bakımdan otoritesi sorgulanır hale gelir. Herkes, çocuğunu arzu ve haz merkezli yetiştirdiğinde ortak iyiyi tesis etmeye çabalayan okullar ve öğretmenler, otorite krizine sürüklenir. Burada okul otoritesini de doğru tanımlamak gerek: Okul otoritesi, bir tür "kör disiplin" alanı değildir. Okulun tüm birimleri ve çalışanları ile ortak rasyonel otorite geliştirmesi, belirli ve tutarlı kararlar alan, uygulayan ve sürdürebilen okul yönetimi ve öğretmenler ile mümkündür. İçinden geçtiğimiz süreçte her iki vakada da ortak desen olarak ortaya çıkan sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığı, ailenin ve okulun işlevsizleştiği her yerde ve zamanda çocuğun şahsiyetinin belirlenmesinde öne geçecektir. Ne yazık ki çocuğu sosyal hayatın risklerinden koruma içgüdüsüyle hareket eden aileler, çocuğun saatlerce odasına kapanmasını, oyun masasından yemek için bile kalkmamasını, onun güvende olduğunun göstergesi olarak yorumluyor. Oysa çocuk, gerçek ilişkilerinin boşluğunu sanal kimliklerle ve ilişkilerle dolduruyor. Böylece çocuğun var oluş alanı ile anlam alanı arasındaki makas o denli açılıyor ki "vekalet kimlik"lerle yani kendisinin olmayan, ödünç alınmış kimliklerle şahsiyet oluşturmaya başlıyor. Bunlar ise genellikle acımasız, toplum düşmanı, sosyal empatiden yoksun ve içine kapanık kimlikler oluyor. Şunu da belirtmek gerekir: Cep telefonu ya da oyunun üst sürümlerini çocuğa ödül olarak sunan bir aile iklimimiz olsa bile dijital alan, ailelerin tek başına baş edebileceği bir hacim ve içerikte değil. Bunun için daha kurumsal ve yasal denetim mekanizmalarına ihtiyaç var çünkü oyun sadece oyun değil, sosyal medya göründüğü gibi sosyal değil. Arka planda müthiş bir algoritmik tahakküm var. Bununla kişisel irade ile tek başına mücadele etmek mümkün değilken çocuğun iradesine bırakmak çok daha büyük bir hatadır. Bu nedenle Türkiye'nin internet alanını daha "milli" reflekslerle düzenlemeye gitmesi ve bir "milli internet seferberliği" ile özellikle dijital oyunların denetimi ve derecelendirmesi için bir sistemin hızla hayata geçirilmesi gerekir. Yukarıda bahsi geçen bireysel, çevresel ve yapısal faktörlerin tümünü kapsayan bütünlüklü bir bakış, çocuğa ve topluma yaklaşımımızı tazeleyecektir. Çocukların, ailelerin ve birlikte yaşamayı öğrendiğimiz okulların geleceği ancak bu bütünlüklü ve istikrarlı bakışla güvence altına alınabilir. Çocukların gerçek kimlikler ve şahsiyetlerle yetişmesi için gerçek ilişkilere, ortak duygulara, anlamlı bağlara ve sınırlara ihtiyacı var. [İpek Coşkun Armağan, Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları Kurulu üyesi ve Enstitü Sosyal Genel Koordinatörüdür.] *Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir. (Kaynak: AA)