Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı: Sektör kendini geliştirdi
Karadağlı, AA Akademi koordinasyonunda, Anadolu Ajansı (AA) Dış ve Ekonomi Haberleri Yayın Müdürü Barışkan Ünal'ın moderatörlüğünde düzenlenen Sinema Atölyesi'n
Karadağlı, AA Akademi koordinasyonunda, Anadolu Ajansı (AA) Dış ve Ekonomi Haberleri Yayın Müdürü Barışkan Ünal'ın moderatörlüğünde düzenlenen Sinema Atölyesi'nin "Sinema, Dizi, Tiyatro Oyunculuğu ve Seslendirme" temalı 18. Bölümü'nün konuğu oldu.
"Çocuklar Duymasın" dizisinin aslında kendisine yanlışlıkla teklif edildiğini belirten Karadağlı, hatta bu rolü ilk başta defalarca reddettiğini söyledi.
Karadağlı, dizinin yıllarca sürmesi ve popüler olması nedeniyle "Haluk" karakteriyle kendisinin özdeşleştirilmesi hakkında da şunları kaydetti:
"Nimetleri de var, külfetleri de var tabii ki. Bazen başarınız lanetiniz haline gelebiliyor. Çünkü ne yazık ki bazen biz değil ama izleyiciler iki karakteri ayırmakta zorlanabiliyor. Ama öbür taraftan düşündüğümüzde biz zaten inandırıcı kılmak için uğraşıyoruz. Üzerimize yapışsın bu rol diye uğraşıyoruz. Yoksa eğer o yapışmazsa zaten 'Tamer Karadağlı o, Haluk değil.' diye bir ön yargıyla seyretmeye başlıyorsunuz. Ben aslında şanslıyım, demek ki Haluk olarak seyrediyorlar. Hala 'Haluk' diyen, 'Haluk Bey' diyen çok fazla oluyor. Bu hoşuma da gidiyor zaman zaman."
"Haluk" karakterinde Tamer Karadağlı'dan çok fazla şeyler bulunduğunu dile getiren Karadağlı, "Birol Güven'in zaten dehası da orada ortaya çıkıyor. Birol ilk 3-5 bölüm sürekli setteydi ve beni izliyordu. Konuşma tarzımı, kendi aramızda yaptığımız sohbetleri not alıyordu ve birçok şeyi benim hayatımdan da ekledi. Nasıl örnek vereyim? Ben brokoli sevmem, 'Küçük ağaçlar, ağaç yenir mi ya?' diye aramızda espirileşiyorduk. Birol onu diziye yazdı. Haluk da yemiyor oldu." dedi.
Karadağlı, yaptırdığı araştırmada seyircinin kendisini aile dizisi veya sitcomdan ziyade macera gibi "sert işlerde" görmek istediğinin ortaya çıktığını aktardı.
Son dönemde dizi sektörünün birçok anlamda geliştiğine işaret eden Karadağlı, "Çok iyi oyuncular da yetişti, sektör de kendini geliştirdi. Yani oyunculuklar gelişmedi sadece, yönetmenlerimiz gelişmedi, seyircilerimiz de gelişti. Eskiden beğendiği şeyleri şimdi beğenmeyebiliyor." ifadesini kullandı.
Uzun yıllardır ünlü oyuncuların dublajını yapan Karadağlı, dublajın en önemli unsurunu "karaktere hizmet ediyor olmak" şeklinde tanımlayarak, "Sesiniz eğer bilinirse hemen, bu bilmem kim diyorsanız, demek ki başarılı olamamış onu seslendiren. Yani sesin karaktersiz olması, role göre adapte olması gerekir." diye konuştu.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünü "neleri yapıp neleri yapamayacağımı bilerek" kabul ettiğini belirten Karadağlı, "Benim en büyük avantajım çok iyi bir ekip kurdum ve çok ciddi başarılara imza attık. Bunu ben tek başıma yapmadım. Ekibimle birlikte yaptım. Çünkü Devlet Tiyatrolarında hem yönetici hem idareci olmak zorundasınız. İkisinden biri değil, birlikte yürütmek zorundasınız çünkü dediğim gibi Türkiye'nin en büyük sanatsal kurumu." dedi.
Seyirci ve turne sayısını ciddi oranda artırdıklarını ifade eden Karadağlı, "Yeni tiyatrolar kurduk. En son Van ve Kars Devlet Tiyatrosunu açıyorum şimdi. Arada Batman'ı da açtık. Şimdi bütün bunlar çok güzel gelişmeler, çok yorucu. Çünkü bir sanat kurumunu yönetmek, idare etmek kolay bir şey değil. Ama çok da keyifli." ifadesini kullandı.
Karadağlı, Devlet Tiyatrolarının kendine yeten sistemiyle dünyada tek olduğunu anlatarak, "Bizim kadar aktif çalışan, böyle bir potansiyelle aktif çalışan başka bir tiyatro yok." değerlendirmesinde bulundu.
Söyleşinin detayları şöyle:
Barışkan Ünal: Daha önceki röportajlarınızda baktığımda ortaokul çağında arkadaşlarınızın yanında hangi mesleği seçeceğinize karar veremeyince oyuncu olmaya karar verdiğinizi söylüyorsunuz. Ama oyunculuk çok da kararsızlıkla seçilecek bir meslek değil. Daha çok ailenin, çevrenin ikna edilmesi gereken bir tercih. O noktada oyunculukla ilgili derinlerde bir şey sizi çok etkilemiş olmalı ki kararlılıkla bu meslekte ilerlemişsiniz, neydi oyunculuğu ortaokul çağında meslek olarak seçmenize neden olan?
Tamer Karadağlı: Para, yani çok para kazanayım, ünlü olayım, bir yere gittiğim zaman gazeteciler gelsin, bunların hayalini kurarak başladım. Bir de gerçekten ne olacağıma karar veremediğim için "Bari oyuncu olayım, hepsini oynarım." dedim. Ortaokulda tiyatro kulübüne girdim. "Kral ve Ben" adlı oyunda oynadım ve başarılı da oldum ve o zaman da dedim ki "Bunu meslek olarak yapayım."
Çünkü sinemayı çok seviyordum. İlkokul 3'te ABD'den döndüm. Sinemaya çok gidiyordum. Annem çok büyük etkendi, yerli filmlere götürüyordu ki Türkçem de gelişsin diye. (Bu nedenle) Sinema oyuncusu olayım istiyordum, para kazanayım, güzel evim olsun, güzel arabam olsun diye, bu hayallerle başladı.
Barışkan Ünal: Peki "Kral ve Ben" oyununun da özel bir etkisi oldu mu, sahnede olmak ya da hazırlanmak gibi?
Tamer Karadağlı: Tabii ki, çok keyifli bir şeydi. Onun verdiği his, o haz beni çok etkilemişti. Çünkü bu iş içinizde ya vardır ya yoktur. Çok istekli olmanız da yeterli değildir. Gerçekten kendinizi orada hissedebiliyor musunuz, bir şeyler yapabileceğinize inanabiliyor musunuz, bütün bunları düşünmeniz gerekiyor ve kararlı adımlarla da devam etmek gerekiyor. Çünkü ortaokul öğrencisi "Oyuncu olmak istiyorum." (der), belki bir hafta sonra başka bir şey olmak isteyecek. Ben en azından çok kararlı şekilde lise sona kadar oyuncu olmak konusunda ısrarlıydım. Ondan sonra aslında profesyonel bir karar verip "Evet, bunu meslek olarak seçiyorum." dedim.
Barışkan Ünal: Sizi hiç vazgeçirmeye çalıştılar mı, özellikle 1990'ları düşündüğümüzde "Bu bir meslek değil, mühendis ol." gibi?
Tamer Karadağlı: Herkes "Okulunu bir oku, sonra oyunculuk da yaparsın." dedi ama hiçbir şekilde dinlemedim. Bazen insanın kendi iç ışığını, iç alkışını takip etmesi gerekiyor. Çünkü etrafınızdaki insanların çoğu size yapamayacağınızı, başarısız olacağınızı söyleyecek. Ama sizin kendinize inancınız varsa kimin ne söylediğinin çok fazla önemi yok. Ben kimseyi dinlemedim ve bildiğim yoldan gittim. Çünkü en azından benim kararım, "Başarısız olursam da kendi verdiğim kararlardan dolayı başarısız olmuş olurum." diyordum. Eğer bir başkasını dinlersem, "Bak sen beni yanılttın." diyebilme şansım olurdu. O yüzden kimseyi sorumlu tutmamak için kendi kararlarımı kendim verdim.
Barışkan Ünal: Üniversitede tiyatro bölümünü okudunuz. Mezun olduktan sonraki ilk başladığınız dizi "Ferhunde Hanımlar ve Kızları". Yeni mezun olarak güçlü kadrolu ve sevilen dizide oynamanın avantajları ve zorlukları ne oldu? Örneğin ustalarla çalışmak daha mı kolaydı yoksa zorlayıcı mı?
Tamer Karadağlı: Okuldayken çok net bir vizyonum vardı ve mezun olduktan sonra da o vizyonumun peşinden gitmeye devam ettim. Okuldayken seslendirme yapmaya başlamıştım. Zaten çok iyi bir şekilde gidiyordu. Ama sinemaya geçmeyi zaten istiyordum. Bu (dizi) benim için kameraya alışmam için bir süreçti. Çekimler nasıl oluyor, sahne nasıl çekiliyor, montajı nasıl yapılıyor? Günlük bir dizi olduğu için yaptığım şeyleri çok çabuk izleme imkanım da oluyordu. Yanlış gördüğüm şeyleri çok çabuk düzeltmeme de sebep oldu. Benim çok keyifle oynadığım bir iş oldu ve 1784 bölüm çektik, 8 yıl sürdü. Benim için iyi bir egzersiz oldu.
Barışkan Ünal: "Ferhunde Hanımlar" hafızalara kazınan "Çocuklar Duymasın" dizisini getirdi ancak dizideki rol size yanlışlıkla teklif edilmiş, biraz hikayesini anlatabilir misiniz?
Tamer Karadağlı: Beni ilk Birol Güven aradı, "Görüşebilir miyiz?" dedi, "Yok teşekkür ederim, sitcomda oynamayı düşünmüyorum." dedim. Birkaç gün sonra yine aradı. Yine reddettim. Üçüncü kez aradı. "Of", dedim "Amma ısrar ediyor. Bari yüz yüze gidip konuşayım. Öyle hayır diyeyim." Görüşmeye gittim. O arada da o zamanki yapımcımız Süleyman Nebioğlu. Birol beni ikna etmeye çalışıyor, Süleyman abi de "Zaten 1-2 bölüm sonra biter bu dizi." gibi şeyler söyledi. "Beni niye çağırdınız o zaman, 1-2 bölüm sürecek dizi için." dedim. "Tamam, ben kabul etmiyorum." dedim. Birol, "Dur abi biz bir içeri gidelim mi?" dedi. Sonra öğrendim ben işin aslını. İçeri gidiyorlar, Birol diyor ki "Abi ben günlerdir ikna etmek için uğraşıyorum. Sen 1-2 gün sonra biter dedin. Ne yapıyorsun sen." deyince (Süleyman Nebioğlu) "Ya delirdin mi sen, yanlış damadı çağırdık." diyor. "Bu yakışıklı olan, komik olan değil ki.' diyor. Ama Birol beni düşünerek aramış. Tabii eğer başka biri oynasaydı başka bir karakter haline gelecekti. Benimle birlikte biraz da değişti o rol.
Barışkan Ünal: Peki siz neden sitcomu reddettiniz?
Tamer Karadağlı: Zaten iki tane güzel iş vardı. Bir tanesi "Dadı", öbürü de "Tatlı Hayat". İkisi de gayet güzel. Gerçi onların ikisi de formattı. Birol'unki tam anlamıyla yerli, milli bir sitcomdu. O zamanlarda televizyonculuk da yeniydi. Ben daha dramatik, daha ciddi roller oynayayım diye düşünüyordum. Hatta dikkat ederseniz Haluk'u ben komedi gibi oynamıyorum aslında. Son derece ciddi oynuyorum. Komedisi daha çok ortaya çıkıyor bu vesileyle de. O zamanlar öyleydik, daha cahil zamanlarımızdı.
Barışkan Ünal: Benim de aklımdan o geçmişti, acaba rol size gelince şöyle bir düşünceniz olmuş mudur diye: "Damat rolünden sonra dramada daha ciddi, jön rolü dururken neden huysuz bir koca rolünü şimdi bana sundular" diye içinizden geçti mi? Hatta galiba Asmalı Konak'ta da sizinle Özcan Deniz arasında kalınmış.
Tamer Karadağlı: Şöyle, kendimize hazırladığımız şeyler farklıydı aslında, işte 1784 bölüm Ferhunde Hanımlar, sonra arada 3-4 tane daha iş yaptım. "Çocuklar Duymasın" ile aynı dönemlerdi onlar. Asmalı Konağı'nın yapımcısıyla konuştuğumda "Birçok insan arasında son ikiye kaldı. Özcan Deniz ve sen. Sonra düşündük, Özcan daha Anadolulu, Türk görünüyor. Sen fazla kovboy gibi görünüyorsun. Özcan'ı seçtik." dedi. Bence de doğru bir seçim oldu. Özcan çok güzel oynadı o rolü. Ben de şimdi Seymen Ağa'yı Özcan dışında kimseden düşünemiyorum zaten. Ben şuna çok inanıyorum. Herkesin kısmeti bir yerlerde onu bekler. O Özcan'ın kısmetiymiş. Bu da benim kısmetimmiş.
Barışkan Ünal: Peki memnun musunuz bu kararınızdan, inanmadan bu projeye başlamanıza rağmen?
Tamer Karadağlı: Evet, iyi para verdiler o zaman, ben de kabul ettim. Televizyonu para için yaparsınız. Televizyonda sanatsal bir şey aramanız biraz zordur. Televizyon biraz daha fabrikasyondur. Hızlı tüketilen, haftalık çekimleri olan, seyrettiğiniz zaman biter. "Çocuklar Duymasın"da öyle olmadı. Tekrarları yüzlerce defa gösterildi ama bizim ilk televizyondaki karar alma mekanizmamız genelde hep "İyi para veriyorlar, güzel bir karakter, evet değişik bir şeyler belki yapabilirim." diye adım attığımız işler.
Barışkan Ünal: Bu kadar uzun yıl bir karakteri canlandırınca insanlar karakterle sizin özdeşleştiriyor. Haluk karakteriyle bu kadar özdeşleştirilmenin olumlu ve olumsuz tarafları neydi?
Tamer Karadağlı: Nimetleri de var, külfetleri de var tabii ki. Bazen başarınız lanetiniz haline gelebiliyor. Çünkü ne yazık ki bazen biz değil ama izleyiciler iki karakteri ayırmakta zorlanabiliyorlar. Ama öbür taraftan düşündüğümüzde biz zaten inandırıcı kılmak için uğraşıyoruz. Üzerimize yapışsın bu rol diye uğraşıyoruz. Yoksa eğer o yapışmazsa zaten Tamer Karadağlı o, Haluk değil diye bir önyargıyla seyretmeye başlıyorsunuz. Ben aslında şanslıyım demek ki Haluk olarak seyrediyorlar. Hala "Haluk" diyen, "Haluk Bey" diyen çok fazla oluyor. Bu hoşuma da gidiyor zaman zaman. Bir problem görmüyorum o anlamda. Ama zaten televizyon işi yapıyorsanız rol üzerinize yapışsın diye uğraşırsınız ki dizi o rolle tutsun, insanlar ona inansın, dizi sürsün. Sinema filmi çekiyor olsanız farklı her filmde farklı bir karakteri oynamak isteyebilirsiniz. O farklı bir iş ama televizyon süreklilik gerektiren bir şeydir.
Barışkan Ünal: Benim merak ettiğim bir unsur daha var. Ara ara kendinizde de o özdeşleşmeyi hissettiğiniz oldu mu? "Bir dakika ben burada Haluk gibi yanıt verdim." ya da "Haluk gibi davrandım." dediğiniz oldu mu?
Tamer Karadağlı: Haluk'ta Tamer Karadağlı'dan çok fazla şey var. Çünkü Birol Güven'in zaten dehası da orada ortaya çıkıyor. Birol ilk 3-5 bölüm sürekli setteydi ve beni izliyordu. Benim konuşma tarzımı, kendi aramızda yaptığımız sohbetleri not alıyordu ve birçok şeyi benim hayatımdan da ekledi. Nasıl örnek vereyim? Ben brokoli sevmem, "Küçük ağaçlar, ağaç yenir mi ya?" diye böyle aramızda espirileşiyorduk. Birol onu diziye yazdı. Haluk da yemiyor oldu.
Barışkan Ünal: Yani Haluk karakteriyle Tamer Karadağlı biraz iç içe mi geçti zaman içerisinde?
Tamer Karadağlı: Tabii, yani benden çok fazla şey var ama yapı olarak ben gibi değil. Çünkü Haluk'tan çok farklı olan şeylerim var benim. Haluk İngilizce bilmiyor, ben 8 aksanda İngilizce konuşuyorum. Farklı olduğumuz çok fazla nokta var. Ben sadece Haluk karakterini oynarken "Tamer Karadağlı ne yapardı?" diye oynuyorum. Mesela eve her geldiğimde anahtarı fırlatıp atıyorum. "Hoş geldin Haluk." diyor Pınar. Ben de hep "Hoş gördük." diyordum. O rahmetli büyükbabamın lafıydı: Hoş gördük. O tip şeyleri böyle yavaş yavaş monte ediyordum aslında. "Ana", "bababa" mesela hep doğaçlamadan çıkan şeylerdi.
Barışkan Ünal: Oyunculuk kariyerinize baktığımızda komedilerde de polisiyede de oynadınız dizi ve filmlerde. Ama bugüne kadar hala canlandırmak istediğiniz, içinizde kalan bir karakter var mı?
Tamer Karadağlı: Hayır, ben oynamak istediğim karakterleri oynuyorum zaten. Aklıma bir şey geliyorsa onu geliştirip projelendirmeyi daha çok seviyorum.
Aslında 10-15 sene önce bir pazar araştırması yaptırdım, bakayım nasıl algılanıyorum diye. İnanılmaz değişik sonuçlar çıktı. Hiç beklemediğim cevaplarla karşılaştım. Bir ürün çıkardığınız zaman bir pazar araştırması yaparsınız, moderatör vardır, 10-15 kişilik bir grup ne olduğunu bilmez ama fikirlerini söylerler. Orada değişik şeyler duydum. Mesela sert işlerde görmek istiyor insanlar beni ama mafyatik dizide görmek istemiyor. Mafyatik bir dizi olursa da polis olarak görmek istiyor. Mesela illegal işte görmek istemiyor, ya asker olarak görmek istiyor ya polis. Ve mesela romantik komedide de görmek istemiyor.
Barışkan Ünal: Haluk karakteri komedi aslında, aile babası.
Tamer Karadağlı: Komedi olarak düşünmüyorlar onu. Ona çok şaşırmıştım ben de. Aile babasını evet görmek istiyorlar ama bir de belli köşeleri var onun. Onları da görmek istiyorlar, yani sadece Haluk olarak görmek istemiyor aslında.
Barışkan Ünal: Peki sizce bir oyunculukta bir oyuncunun seyirciyi rolüne inandırabilmesi için olması gereken özellikler ya da dikkat etmesi gereken unsurlar neler?
Tamer Karadağlı: Bunun aslında tek bir cevabı var: Gözlem. İyi gözlem yapmaları gerekiyor. Tabii ki bir tek gözlem değil ama en önemli şey gözlem yapabilmek. Çünkü bizim işimizin ana unsuru zaten gözlem yapabilmek. Oynadığımız karakterlerde de aslında her oyuncunun mutlaka gözlemlediği bir şeylerden yola çıkmışlığı vardır. Biraz önce dedim ya ben de büyükbabamın söylediği bir şey ya da birçok yakın arkadaşımın bir tavrı, yürüyüşünü ekledim. Çok fazla kitap okuması, sinemaya, tiyatroya gitmesi, kendini yetiştirmesi gerekiyor. Bir sporcu gibi yetiştirmesi gerekiyor. Çünkü bizim bütün enstrümanımız vücudumuz, yüzümüz. Uykusuna, yediğine, içtiğine dikkat etmesi gerekiyor. Sporunu yapması gerekiyor.
Barışkan Ünal: Her daim her role göre de kendinizi yeniden şekillendirmeniz gerekiyor hem görsel hem mentalite olarak.
Tamer Karadağlı: Bana en çok söylenen şey "Siz o kadar kilolu değilmişsiniz." oluyordu. "Halbuki 'Çocuklar Duymasın'da kilolu görünüyorsunuz." diyorlardı. Geniş ekran seyrediliyor. Bir de orada tabii göbekli bir adam oynadığım için göbeğimi çıkararak, böyle "Yemek hazır mı?" diye hani vücudunuzu da deforme etmeniz gerekebiliyor.
Barışkan Ünal: Bu noktada şu anki mesela sinema ve dizi sektöründeki genel anlamda yeni nesil oyunculukları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tamer Karadağlı: Son zamanlardaki dizileri falan seyredemiyorum ne yazık ki çünkü öyle bir vaktim yok birincisi. Parça parça gördüğüm şeyler olabiliyor.
Şimdi biraz daha şanslı oyuncular, bizim zamanımızda 25 sene önce sabah başlayıp ertesi sabaha kadar sürüyordu çekimlerimiz. Şimdi 10 saat en fazla çalışabilirsiniz gibi şeyler var. Birçok anlamda sektörde iyileşme var. Yani çok iyi oyuncular da yetişti. Sektör de kendini geliştirdi. Yani oyunculuklar gelişmedi sadece. Yönetmenlerimiz gelişmedi. Seyircilerimiz de gelişti. Eskiden beğendiği şeyleri şimdi beğenmeyebiliyor. "Ben bunu zaten biliyorum, bana daha iyi bir şey ver." diyor çünkü artık dünya evimizin içinde. Eskiden olduğu gibi bir dizi yabancı bir ülkeden alınacak da Türkiye'de inşallah yayınlanır gibi bir zihniyet de yok. Dijital kanallarla birlikte dünyaya açıldı. ABD, İngiltere, Fransa, Güney Amerika ve Avrupa'daki birçok dizi ya da filmi televizyonlarımızda artık seçip seyredebiliyoruz. Ama bu da çok fazla tüketilmesine sebep oldu. Böyle bir kafa karışıklığına sebep oldu.
Barışkan Ünal: Biraz izleme alışkanlıkları da değişmiş oldu bu nedenle. Bu son dönemki izleme alışkınlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tamer Karadağlı: İnsanoğlu sosyal bir varlık, sonuçta çıkmak istiyor, bir sosyal iletişim istiyor. Sinema sinemada izlenir. Gerçekten çok doğru. Çünkü aynı anda yüzlerce kişiyle bir salonda bir deneyimi yaşıyor oluyorsunuz. Ya da tiyatrolar aynı şekilde, yani canlı performansı özlemeye başladı insanlar.
Seyirci sorusu: Bu mesleğe girerken şöhret ve para çok çekici oldu ve biraz ilgilendiğim için dediniz. Mesleğe girdikten sonra ilgi alanınız olan şeyi mesleğe dönüştürmek oyunculuğun cazibesini azalttı mı sizin için?
Tamer Karadağlı: Hayır. Şimdi tabii ilk başta çok küçüksünüz, bilmiyorsunuz, 12 yaşındaydım daha. O zamanlar sosyal medya diye bir şey de yoktu, magazin dergileri vardı, magazin programları çok fazla yoktu ama ünlü insanların olduğunu biliyorduk, televizyonlarda görüyorduk, diziler, filmler seyrediyorduk. O hayat çok cazip geliyordu. Ama yaşınız ilerledikçe o hayatı yaşarken birçok şeyden de fedakarlık etmek zorunda kaldığınızı görüyorsunuz ve hiçbir başarı, şans eseri oluşmuyor aslında.
Sizin kendi altyapınızı çok ciddi şekilde güçlendirmeniz ve sağlam hale gelmeniz gerekiyor. Aksi takdirde tek atımlık kurşun olabiliyorsunuz. Eğer altyapınız, zemininiz sağlamsa o zaman binayı daha rahat dikebilirsiniz. Kendinizi sürekli geliştirmeniz, sürekli çalışmanız gerekiyor uzun vadeli olabilmeniz için. Her gün yeni bir şeyler öğrenip vazgeçmemeyi öğreniyorsunuz. Öğrendiğiniz şeyleri hayata geçirmeyi öğreniyorsunuz, risk almayı öğreniyorsunuz. Benim en büyük avantajım belki de kendimle ilgili risk alabilen bir yapıya sahibim. Ben hiçbir şeyden korkmuyorum, linçlenmekten korkmuyorum, başarısız olmaktan korkmuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum. Çünkü hayat yolculuğunda her şey insanlar için. Bir şey yapacaksanız eğer en iyi şekilde yapmak için uğraşmanız gerekiyor. Yolda da çok fazla şey öğreniyorsunuz. Evet, bu yaşta devletin içine girdim. Hala bir sürü şey öğreniyorum. Bilmediğim o kadar çok şey varmış ki.
Barışkan Ünal: Oyunculuk fazla sabır, emek isteyen bir meslek. Yani çocukluktaki o para düşüncesiyle yapılabilecek bir şey değil zaten içine girildikten sonra.
Tamer Karadağlı: Açıkçası şöyle düşünüyordum: “Ya ne güzel iki saat işte bir yerde oynuyorsun, acayip paran oluyor.” Ama biz sadece seyrettiğimiz kısmı aslında düşünüyoruz. Halbuki ne kadar büyük bir emek olduğu, ne kadar yoğun çalışılması gerektiğini işin içine girdikten sonra anlıyorsunuz. Ya ben bu kadar yorulacağımı bilsem belki aşçı olmaya karar verebilirdim.
Barışkan Ünal: Dublaj yapmaya üniversite hayatında başladınız ve ünlü isimleri seslendirdiniz. Dublaj yapmaktaki en önemli unsurlar nedir? Aktörün kendi ses tonunu, üslubunu mu yansıtmak daha fazla ön plana çıkıyor yoksa kültürel olarak seyirciye göre uyarlamalar olabiliyor mu?
Tamer Karadağlı: Onu iki türlü ayırmak gerekiyor. Neredeyse 40 sene önce biz TRT'de başladık. TRT'de seslendirme müdürü olur verirdi, ondan sonra seslendirme yapmaya başlardık. TRT'deki dublajlar çok nettir. En güzel Türkçe ile hatasız şekilde o rolü üzerinden gelmeniz gerekir. Fakat son zamanlarda sinemada dublajlı olarak gösterilen filmler biraz daha Türkçeye uygun hale getirilebiliyor. Mesela TRT'de “r”lere dikkat ederiz, "geliyorlar" deriz ama şimdi sinema dublajlarında “geliyolar” da diyebiliyoruz. Daha doğal konuşulsun denebiliyor.
Dublajın en önemli unsurlarından biri karaktere hizmet ediyor olmak. Sizin orada yorum katmanız diye bir şey söz konusu değil. Çünkü o yorum zaten oyuncu, yönetmen tarafından katılmış. Yönetmen aylarca o rolle ilgili zaten düşünmüş, taşınmış. O rolü oynayacak oyuncuyu seçmiş, onunla günlerce, haftalarca tartışmış. O filmi çekmiş, tekrar o sahneleri çekmiş, beğenmediği bir tonlama varsa yeniden o sahneyi çekmiş ve filmi bitirmiş. Sizin o stüdyoya girip de onların aylarca, yıllarca uğraştığı bir şeyde iki saat içinde ben bunu böyle yorumluyorum deme hakkınız yok. Siz role hizmet ediyorsunuz.
Barışkan Ünal: Bazı canlandırdığınız aktörleri tekrar farklı filmlerde seslendirmek zamanla daha kolaylaşmaya başlamıştır.
Tamer Karadağlı: Benim şansım şuydu, birçok oyuncuyu zaten sinemada iyi izlediğim için ya da o filmleri daha önceden seyrettiysem benim için prova gibi oluyordu. Yani “Baba” filminde Al Pacino'yu, Michael Corleone karakterinde seslendirdim. Ama ben “Baba”yı herhalde 27 kere filan seyretmiştim, neredeyse ezbere biliyordum filmi. O yüzden onu seslendirirken birçok repliği bildiğim için onu Türkçede nasıl söyleyeceğimi çok iyi biliyordum. Ya da Clint Eastwood'u seslendirirken, “Iron Man”de Robert Downey Junior'u. Keyif alıyorum çok keyifli bir iş.
Barışkan Ünal: Animasyon da hiç seslendirdiniz mi?
Tamer Karadağlı: Sincap seslendirdim ben yıllarca. “Chip and Dale” diye bir sincap ikilisi vardı. “Arı Maya”da Philip vardı, çekirgeyi seslendiriyordum. “Hoppa, hoppa” diye.
Barışkan Ünal: Peki sizin için en özel ya da en aklınızda kalan dublaj ya da seslendirme hangisi?
Tamer Karadağlı: En özeli Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü seslendirdim. “Börü” filminde ölmeden önceki son 12 günü. Orada Atatürk’ün bütün videolarını izledim, bütün tonlamalarını, o konuşma “pattern”ini yakalamak için uğraştım ve filmde özellikle rica ettim jeneriğe adım yazılmayacak, benim seslendirdiğim bilinmeyecek diye.
Barışkan Ünal: Ben dinledim, sizin seslendirdiğiniz belli olmuyor.
Tamer Karadağlı: Evet, kimse bilemedi. Benim de gurur duyduğum işlerden biridir. Çünkü sesiniz eğer bilinirse hemen, bu bilmem kim diyorsanız, demek ki başarılı olamamış onu seslendiren. Yani sesin karaktersiz olması, role göre adapte olması gerekir. Yoksa hep aynı ses tonuyla, “Aa bu bilmem kimin sesi” diyorsanız bence o, başarılı bir dublaj değil.
Barışkan Ünal: Mesela “Iron Man”ı Iron Man olarak, Tamer Karadağlı gibi hissettiğinde bir çatışma oluşur.
Tamer Karadağlı: Tabii. Ne zaman (Haluk gibi) “Ana” diyecek diye bekliyorsunuz o zaman.
Kızıma bazen tuhaf geliyor ona çünkü mesela “Avengers: Endgame”i birlikte seyrettik. Iron Man ölüyor filmde ve kızına bir not bırakıyor. Zeyno hüngür hüngür ağlamaya başladı. Babasıyla da özdeşleştirdiği için şimdi benim seslendirdiğim şeyleri öyle seyretmeyi sevmiyor. “Aslan Kral”da da Mufasa'yı da ben seslendiriyordum. Gelip oğlu “Baba, kalk, baba baba” dediği sahnede çok kötü oldu. Bazen keyif alıyor, bazen hoşuna gitmiyor. Darth Vader'ı seslendiriyorum ben “Star Wars”ta. Onda hoşuna gidiyor çünkü “Senin baban benim” dediğim yer var, onu böyle arada kullanıyor. “Bak benim babam.”
Seyirci sorusu: Ben seslendirme yapmak istiyorum. Tiyatro izlemeyi çok seviyorum. Küçükken oynadığım birkaç şey de olmuştu. Bizim gibi gençlere ne tarz bir tavsiye verirsiniz? Kendimizi nasıl geliştirebiliriz? Neye daha çok yatkın olduğumuzu ya da hangisine daha çok odaklanmamız gerektiğini nasıl anlayabiliriz?
Tamer Karadağlı: Benim dönemimle sizin döneminiz çok farklı. Benim kızım da 20 yaşında bu arada. O yüzden onda da görebiliyorum birçok şeyi. Şimdi sizin avantajlarınız da var, dezavantajlarınız da var. Avantajlarınız, dünya küçüldü. Çünkü internetten dolayı artık bilgiye çok daha rahat ulaşabiliyorsunuz. Ama o bilginin doğruluğunu check etmeniz gerekiyor. Biz eskiden bilgiye ulaşmak için kütüphanelere giderdik, araştırırdık. Şimdi bu şansınız sizin çok fazla yok. Şans da değil, böyle bir ihtiyacınız da yok. Avantajınız artık dünya küçüldü. Birçok şeyin ne olduğunu çok daha rahat görebiliyorsunuz. Deneme yanılma yöntemi gibi olmayabiliyor. Ama biraz önce bizim konuştuğumuz o para, şöhret çok keyifli kısmı, bizim zamanımızda biraz daha masumdu. Şimdi böyle bir tehlike var. Ona sizlerin çok dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü sosyal medya artık o kadar zıvanadan çıkmış vaziyette ki onun dengesini bulmak çok zor. Ne yapmak istediğinden ziyade ne yapmak istemediğine karar ver bence önce. Ne istemiyorum? Şunları, şunları istemiyorum. Peki neler yapmak istiyorum? Bunlar için neler yapmam gerekiyor? Artılarını, eksilerini değerlendir. Yani kendindeki artıları bir kağıda yaz, kendin için birine göstermen adına değil. Eksileri de yaz. Çabuk sinirlenebiliyorum, çabuk vazgeçebiliyorum, motivasyonumu kaybedebiliyorum. Artılarını da dürüstçe yaz. Ve artılarını parlatmak için uğraş, eksilerini de o çapakları temizlemek için uğraş. Evet, kafanız çok karışacak. Bunun da tadını çıkarın. Çünkü hayatınız boyunca çalışmak zorunda kalacaksınız. Şu anda en keyifli zamanı yaşıyorsunuz. Karar verme aşamasındasınız. Kararlarınızı kendiniz verin.
Barışkan Ünal: O zaman ben bir ekleme sorusu yapayım arkadaşım. Mesela bir genç kendisinde bir oyuncu hamuru olup olmadığını nasıl algılayabilir?
Tamer Karadağlı: Bir tiyatro grubuna girecek. Kendi yapabilitesini ancak o şekilde fark edebilir. Ya da bu işi profesyonel olarak yapmak istiyorsa konservatuarlara, tiyatro bölümlerine girmeyi deneyecek. Eğer o hamuru varsa zaten hocaları onu görüp alacaktır. Nasıl bir hayat, nasıl bir koşuşturma, prova süreci, rolle nasıl bir alışverişi var. Bütün bunlar aslında deneyip yanılmayla da alakalı. Ya ben çok istiyordum aslında bu işi yapmayı ama biraz sıkıntılı bir iş de diyebilir.
Barışkan Ünal: Üç senedir Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünü yürütüyorsunuz. Sektörün oyuncu, özel tarafındayken şimdi devlet tarafındasınız. Dışarıdan bakıp da sonra içerisine girdiğinizde bu üç sene boyuncaki farklılıklar, deneyimler neydi?
Tamer Karadağlı: Çok farklı bir şeymiş bürokrasi. Ben hayatım boyunca hep özel sektörde çalıştığım için hiçbir zaman devlette çalışmadım. Belli bir yaştan sonra, normalde benim yaşımda insanlar emekli olup özel sektöre geçiyor. Ben özel sektörden devlete geldim. Ama sonuçta Türkiye'nin en büyük sanat kurumu ve biz yine sanat yapmaya devam ediyoruz. Tabii ki bürokratik tarafı ağır basıyor. Benim en büyük avantajım çok iyi bir ekip kurdum ve çok ciddi başarılara imza attık. Bunu ben tek başıma yapmadım. Ekibimle birlikte yaptım. Çünkü Devlet Tiyatrolarında hem yönetici hem idareci olmak zorundasınız. İkisinden biri değil, birlikte yürütmek zorundasınız çünkü dediğim gibi Türkiye'nin en büyük sanatsal kurumu. 3 bin 500 çalışanı var, 1000 sanatçısı var. Bunun yanında sanat teknik tarafı var, memurlar var. Birçok insanın derdine derman olmak zorundasınız ve sürekli çözüm üretmek zorundasınız.
Ben başarı odaklı bir insanım zaten. İşi kabul ederken de neleri yapıp neleri yapamayacağımı bilerek girdim ve gerçekten çok ciddi işler yaptık, çok güzel başarılara imza attık. Seyirci sayımızı inanılmaz arttırdık. Turne sayımızı inanılmaz arttırdık, yeni tiyatrolar kurduk. En son Van ve Kars Devlet Tiyatrosunu açıyorum şimdi. Arada Batman'ı da açtık. Şimdi bütün bunlar çok güzel gelişmeler, çok yorucu. Çünkü bir sanat kurumunu yönetmek, idare etmek kolay bir şey değil. Ama çok da keyifli.
Barışkan Ünal: Seyirci sayısını bayağı artırdık dediniz. Bundaki en önemli faktörler neydi? Repertuvarlarda mı yeniliğe gidildi, açılan Devlet Tiyatroları sayısı mı etkili oldu?
Tamer Karadağlı: Doğru repertuvarları bulmak, seyircilerin ilgi duyacağı oyunları seçmek çok önemli. Çünkü burası Devlet Tiyatroları, halkın tiyatrosu. Daha erişilebilir, daha ulaşılabilir olması gerekiyor ve çok doğru bir repertuvar yaptığımıza inanıyorum. Çok zengin bir repertuvar yaptık. Bunun yanında turnelerimiz inanılmaz başarılı geçti. Çok yere turne yaptık. Türkiye'de gitmediğimiz yer kalmadı. Biz sadece büyük şehirlere değil, köylere, mezralara kadar gidiyoruz. Eğer tiyatro salonları yoksa kamyonlarla, tırlarla gidiyoruz. İki tane tır yaptırdık. Tırların dorseleri açılıp sahne haline geliyor ve hayatlarında hiç tiyatro seyretmemiş insanlara tiyatroyu ayaklarına götürdük. Hayatında hiç tiyatro seyretmemiş çocuklara tiyatro seyrettirdik, çocuk oyunları götürdük. Devlet Demiryollarıyla vagon sahneyi hayata geçirdik. Ankara'dan Kars'a kadar bütün garlarda durup gündüzleri çocuk oyunları, akşamları yetişkin oyunları oynadık. Çok güzel geri dönüşler aldık. Şimdi bunu mümkünse böyle Balkan treni halinde de yapmak istiyoruz. Yurt dışı turnelerimiz çok başarılı geçti. Gerçekten çok başarılı işler yaptık. Bu makamlar hepimiz için gelip geçici ama en azından gittikten sonra güzel işler yaptık diyebileceğim.
Barışkan Ünal: 1 Ekim'de yeni sezon başlıyor. Yeni sezon için yeni projeler ya da yeni duyurular var mı?
Tamer Karadağlı: Bir sürü yeniliğimiz var. Herkesi bekliyoruz. Devam edecek geçen sezondan oyunlarımız var. Gerçekten çok sükse yapmış oyunlarımız var. Bilet bulmak neredeyse çok zor. Bu bizim hoşumuza da gidiyor aslında. Yani bilet bulunamıyor, şikayet alıyoruz bununla ilgili. Bu bir yerde aslında Devlet Tiyatrolarının ne kadar talep gördüğünü gösteriyor ama aynı zamanda da bizim daha ulaşılır olmamız gerektiği fikrini de bize göstermiş oluyor.
Barışkan Ünal: Peki bilet almaları daha kolaylaştırıcı bir sistem bulunacak mı?
Tamer Karadağlı: Çalışıyoruz onun üzerinde. Çünkü online satışlarda bir anda bitiyor. Benim yakın arkadaşlarım böyle bilgisayarın başında durup açıldığı anda almaya çalışıyorlar ve bitiyor. Hatta burada hava dağıtayım. Rekor Dracula'da, benim oynadığım oyunda.
Barışkan Ünal: Broadway'de Türk tiyatrosu oynatma yönünde bazı girişimleriniz vardı, son durum nedir?
Tamer Karadağlı: Göreve ilk geldiğim zaman Bakan Bey'le ilk konuştuğumuzda söylemiştim. Dünyanın her yerine gitmişiz; Rusya, Japonya, Çin, Kore, Orta Doğu, Türkiye Cumhuriyetleri, Avrupa, Balkanlar, Afrika, Güney Amerika, Küba. Bir tek Amerika'ya gitmemişiz. Benim de hayalim bir Türk oyununu, kendi topraklarımızın, kendi hikayelerimizin olduğu yerli ve milli bir oyunu Broadway'e götürmek. Amerika'ya turneye gidelim, Broadway'de 2-3 gün oynayalım. Onun görüşmelerini yapmak üzere nisan ayında ABD'ye gittim. New York'ta 10-12 tiyatroyla görüştük. Çok güzel geçti görüşmelerimiz. Şimdi onların kuratörlerini Türkiye'ye davet edeceğiz.
Devlet tiyatrolarını anlattığımız zaman çok etkilendiler çünkü devlet tiyatroları sistemi dünyanın hiçbir yerinde yok. Bizim kadar aktif çalışan, böyle bir potansiyelle aktif çalışan başka bir tiyatro yok.
Barışkan Ünal: Devlet Tiyatrolarının özellikle dekor, kostüm, her şeyini kendisinin üretmesi çok özel aslında. Çok fazla var mı öyle ki bilmiyorum dünyada.
Tamer Karadağlı: Ne yazık ki yok. Yani bunu da bizim çok doğru bir şekilde anlatabilmemiz gerekiyor. Dünyaya değil, önce kendi insanlarımıza anlatabilmemiz gerekiyor. Çünkü bizim bir fabrikamız var. Bütün her şeyimizi kendimiz yapıyoruz. Kostümlerimizi kendimiz yapıyoruz. Perukları kendimiz yapıyoruz. Ayakkabılarımızı kendimiz yapıyoruz, her şeyimizi kendimiz yapıyoruz ve dünyada eşi benzeri olmayan bir şey bu.
Seyirci sorusu: (Devlette görev alma) İç motivasyonunuzu merak ediyorum bu görevi almakta?
Tamer Karadağlı: Bunu her fırsatta dile getiriyorum, ben şanslı bir insanım. Çünkü yaptığım işler ya da yaptığım işlerin çoğu çok güzel reytingler aldı, çok izlendi. Çocuklar Duymasın’ın tekrarları bile hala reyting alıyor. Biz çekimleri 10 sene önce bıraktık ama bugün 4-5 kanalda birden gösteriliyor. Dolayısıyla ben bu ülkede yaptığım meslekten dolayı çok şeye sahip oldum. Yani parayı, şöhreti, sevgiyi bu ülkede kazandım ben. İyisiyle kötüsüyle kötü günlerim oldu, iyi günlerim daha fazla oldu ve benim bir çeşit borcum olduğuna inandım. Madem bu kadar çok şey verdi bu meslek bana, bu roller bana, şimdi bir şekilde geri vermek için hizmet ederek aslında borcumu ödemeye çalışıyorum. Bu bitecek bir borç da değil aslında çünkü ben ülkemi çok seviyorum. Bir şeyler yapmak için de uğraşıyorum. Belki de yaşadığım her şey, çektiğim bütün diziler, bugüne kadar yaşadığım her şey beni bugüne hazırladı belki de. O yüzden de evet, bu parayla yapılacak bir şey değil. Bu içten yapmanız gereken bir şey. Çünkü mantıklı olarak baktığınızda özel sektörden böyle bir devlet işine maaşlı çalıştığınız bir yere girmezsiniz. Bunun tek sebebi evet, vatanıma olan borcum.
Seyirci sorusu: Globalleşen dünyada Türk kültürümüzü ve milli kültürümüzü, milli değerlerimizi yok etmeye yönelik diziler, sinemalar çekilebiliyor. Siz bu kadar milliyetçi refleksleri olduğuna inandığım bir kişi olarak bize zarar verebileceğini düşündüğümüz projelerde yer alır mısınız? Birincisi bu. İkincisi, siz genel müdür olduğunuzda kendi camianızdan çok tepki çektiniz. Bunun sebebi size göre neydi?
Tamer Karadağlı: İlk sorunun cevabı almam. Çünkü ne yazık ki yaşımız ilerledikçe ya da işlerin içine daha çok girdikçe birçok şeyi çok daha farklı değerlendirmeye başlıyorsunuz. Eskiden işte biraz önce anlattığım gibi filmlere giderdim, yabancı filmler. Benim yaşıma yakın insanlar varsa hatırlar, “Rambo” vardı bizim zamanımızda. “İlk Kan” filmine gittiğimizde sinemadan çıkarken herkes Rambo gibiydi. Onun gibi yürüyorduk, gidip bit pazarından Amerikan parkası aldığımı hatırlıyorum. Özeniyorsunuz. Sinema, Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra özellikle dünyayı domine etme yöntemidir aslında. Kendi yaşam şekillerini sinemayla birlikte diğer toplumlara aslında empoze etmeye başladılar ve biz bunları farkında olmadan almaya başladık. Bunu fark ettiğimiz zaman daha çok kendi içimize dönmeye başladık. Yani evet onlar kendileri için en doğrusunu yapıyor olabilir ama ben de kendi ülkem için en doğrusunu yapmakla mükellefim. Bu vatanperverlik hissini bence herkesin duyduğunu zaten düşünerek bunları söylüyorum.
Benim için de en önemli şey kendi ülkem. Önce kendi ülkemin kalkınmasını, kendi ülkemin işlerinin daha iyi olmasını isterim. Evet, yabancı filmleri seyrediyoruz. Ben de keyif alıyorum. Ama keşke benim ülkemde onlardan çok daha iyi filmler yapılsa, daha iyi işler yapılsa ki birçok anlamda da zaten inanılmaz bir ivme sağlamış durumdayız başka sektörlerde. Biz Devlet Tiyatrolarını şu anda konuşuyoruz. Devlet Tiyatrolarının gücünün biz bile farkında değiliz. Dünyada aslında Devlet Tiyatrolarının bir benzeri yok. Biz aslında hep tevazuyla, estağfurullah işte çok iyi rakamlara geldik, çalışıyoruz diyoruz ama gerçekten inanılmaz işler yapıyoruz.
İkinci sorunuza gelince, bu tepkiler her zaman olacaktır. Bu sadece bana özgü olan bir şey değil. Devlet Tiyatrolarında ya da belli kurumlarda ne zaman birileri böyle bir makama gelmiş olsa her zaman bir dedikodu olacaktır, konuşma olacaktır. Devlet Tiyatrolarında bunun olmasının sebebi benim ismim bilinen bir isim olduğu için ve basının da ilgisini çektiği için. Bunun çok fazla önemi yok. Ben onlara bakmıyorum zaten. Çünkü onlara bakıyor olsam işimi yapamam.
Seyirci sorusu: Hem dublaj olsun hem de film ve dizi çekimlerinde yapay zeka kullanımı epey arttı. Sizin bu konu hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum ve hiçbir projenizde yapay zeka kullandınız mı veya kullanmayı düşünüyor musunuz?
Tamer Karadağlı: Hayır, henüz kullanmadım. Hatta bunun tartışmasını da ara ara bizler de yapıyoruz. Çünkü belki de yapay zeka bizim işlerimizi elimizden alacak. Geçen seneydi galiba, Instagram'da kendi sesimi duydum. Sesimi klonlamışlar. Bir şey anlatıyorum ben. Hemen avukatıma gönderdim. Sonra da silinmiş. Bu çok da tehlikeli bir noktaya doğru da gidiyor. Yani neyin gerçek, neyin sanal olduğunu artık bilemiyoruz. Birbirine geçmeye başladı ve çok tehlikeli bir şey bu. Benim yüzümü klonlayıp bir filmde oynatabilirler. Her şeyi yapabilirler. Olmadığınız bir mekanda, bir yerde hayır ben oraya gitmedim dersin, hayır bakın varmış burada diye gösterebilirler.
Seyirci sorusu: Sanatçı, bürokrat oldunuz. Siyaseti düşünüyor musunuz?
Tamer Karadağlı: Hayır. Çünkü her ne kadar devletin bir kurumu da olsak Kültür ve Turizm Bakanlığının altındaki bir kurum da olsak, burası bir sanat kurumu. Ben en iyi yaptığım şeyle aslında iştigal ediyorum. Ben bunun dışında bir şey yapamam. O yüzden de şu anda siyasetle ilgili bir şey düşünmüyorum. Bu görevim ne kadar daha sürer onu da bilmiyorum. Sürdüğü yere kadar çünkü hiçbir koltuk bizim değil. Biz sadece geçici sürede oradayız. Bittikten sonra da işimi yapmaya devam edeceğim ben. Diziler çekeceğim, filmler çekeceğim. Seslendirme yapmaya devam edeceğim. Özledim de ona aslında biraz.
Barışkan Ünal: Oyunculukta emekli olmak yok diyorsunuz.
Tamer Karadağlı: Oyuncunun emekli olma şansı yok ki. Ayakta olduğum sürece, aklım başımda olduğu sürece kendi işimi yapmaya, oyunculuk yapmasam bile yapımcılık belki yaparım. Başka gençlere şans veririz, onların önünü açmak için uğraşırız. Çünkü benim kanıtlayacak bir şeyim yok artık. Biraz önce de dediğim gibi çok güzel işler yaptım. Allah birçok oyuncuya benim yaşadığım şeyleri nasip etsin. Bu büyük bir lütuf bence, şükrediyorum onun için de. Hala yolda yürürken, hani yürüyemiyorum yolda, Tamer abi, Haluk abi bir fotoğraf çektirebilir miyiz? Ne kadar özel bir şey, ne kadar önemli bir şey. Dolayısıyla bu konuyla ilgili oyunculuk yapayım, rayting rekorları kırayım gibi bir şeyim yok. İçimde öyle bir durum yok ama gençlerin belki önünü açmak adına bir sürü şey yapabiliriz bu görevden sonra.
(Kaynak: AA)