Katar Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler, Güvenlik ve Savunma alanında Öğretim Üyesi Dr. Ali Bakır, ABD-İran anlaşmasının arka planını AA Analiz için kaleme aldı.
***
15 Haziran'da Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, ülkesinin iki ayı aşkın süredir yürüttüğü arabuluculuk çabalarının ardından ABD ile İran arasında bir barış anlaşmasına varıldığını X platformu üzerinden duyurdu. Sürece sundukları önemli katkılardan dolayı Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye'ye şükranlarını sunan Şerif, resmi imza töreninin 19 Haziran'da İsviçre'de gerçekleştirileceğini belirtti. Bu duyurunun akabinde hazırlanan Mutabakat Zaptı elektronik ortamda imzalandı, belgeye ABD adına ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance, İran adına ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf imza attı.
Basına yansıyan bu mutabakat, İsrail/ABD-İran Savaşı'nı sonlandırmayı ve mevcut ateşkes zeminini geniş kapsamlı bir diplomatik sürece dönüştürmeyi amaçlayan, çerçeve niteliğindeki bir barış anlaşması olarak nitelendiriliyor. Anlaşma metni henüz resmen yayınlanmamış olsa da aktarılan temel unsurlar arasında askeri operasyonların derhal durdurulması ve Hürmüz Boğazı'nın uluslararası deniz trafiğine yeniden açılması yer alıyor. Bunun yanı sıra, başta İran'ın nükleer programı olmak üzere askıda kalan sorunların çözümü için 60 günlük bir müzakere süreci öngörülüyor. Başlatılacak bu takip müzakerelerinde ayrıca yaptırımların hafifletilmesi ve İran'ın dondurulmuş varlıklarına erişimi gibi konuların
Bu anlaşma, dikkat çeken iki önemli gelişmenin ardından geldi. Bunlardan ilki, İsrail'in yaklaşık bir hafta önce İran'ın batı ve iç kesimlerindeki hedeflere düzenlediği ve Nisan ayından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan saldırılardı. İran'ın daha çok gövde gösterisi amacı taşıyan füze atışlarına misilleme olarak Tahran, Tebriz ve İsfahan başta olmak üzere birçok kentte patlamalar meydana geldiği bildirilmişti. İkinci gelişme ise Trump'ın sert uyarısı oldu. Çatışmayı sonlandırmayı amaçlayan müzakerelerin ağır ilerlemesine tepki gösteren Trump, İran'ın "bedel ödeyeceğini" belirterek, ABD'nin İran altyapısına yönelik saldırılara yeniden başlayabileceğinin sinyalini verdi.
Bu mutabakat, savaşı tetikleyen temel sorunların tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmese de dikkate değer ve derinlemesine analiz edilmesi gereken bazı noktalar barındırıyor.
Birincisi, şu sıralar kamuoyu önünde yoğun bir algı yönetimi çabası göze çarpıyor. Ana aktörler anlaşmayı bir zafer olarak pazarlamaya çalışsa da geniş bölgesel bloklar içerisinde (özellikle İran ve İsrail'deki şahin kanatlar) bu sürece şiddetle karşı çıkan kesimler bulunuyor. İran'daki muhalifler, tavizler verildiği gerekçesiyle anlaşmayı "aşağılayıcı bir teslimiyet" olarak nitelendiriyor. Şahin muhalifler müzakere heyetini açıkça hedef alırken, İranlı Milletvekili Mahmud Nabaviyan son taslağın önceki versiyonlardan "çok daha yıkıcı" olduğunu savundu. Benzer şekilde İsrailli yetkililer de İsrail'in ABD-İran anlaşmasına doğrudan müdahil olmadığını ve kendilerini bu metnin hükümleriyle bağlı
İkincisi, anlaşmanın zamanlamasının İran'ın manevra alanının büyük ölçüde daralttığını gözler önüne seriyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) daha çok propaganda ve gövde gösterilerine odaklanırken, üretilen söylem ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum giderek açıldı. Bu süreçte İran'ın artan baskılara dayanma gücü de ciddi yara aldı. Trump'ın, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kısıtlama hamlesine misilleme olarak devreye soktuğu karşı abluka, Tahran'a ağır bir ekonomik bedel ödeterek yönetimi anlaşma masasına oturmaya mecbur bıraktı. Bu ablukanın sadece iki ay içinde İran'a maliyetinin 24 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Neredeyse ülkenin açıklanan toplam döviz rezervine denk düşen bu de