Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulunun eski Üyesi ve Türkiye Azerbaycan Dostluk İşbirliği ve Dayanışma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar, ABD-İsrail ve İran savaşının bölgesel dengelerini ve küresel düzeydeki etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Günümüz uluslararası sistemi, Soğuk Savaş sonrası dönemde inşa edilen nispi istikrar mimarisinin giderek aşındığı bir tarihsel eşikten geçmektedir. Bu süreçte büyük güç rekabetinin yeniden sertleşmesi, bölgesel krizlerin küresel stratejik hesaplaşmaların bir parçası haline gelmesi ve uluslararası hukukun giderek daha fazla siyasi yorumlara açık hale gelmesi, çağdaş savaşların doğasını derin biçimde dönüştürmektedir. Güç dengeleri yalnızca askeri kapasite üzerinden tanımlanan bir rekabet alanı olmaktan çıkmış, enerji yolları, teknoloji üstünlüğü, bilgi alanı ve ekonomik ağların kontrolü gibi çok boyutlu faktörlerin belirlediği karmaşık bir stratejik mücadeleye dönüşmüştür.
Orta Doğu’da son dönemde yaşanan askeri gelişmeler, özellikle ABD, İsrail ve İran arasında şekillenen gerilim bağlamında ortaya çıkan çatışma dinamikleri, bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bölge, tarihsel olarak küresel güç politikalarının kesişim noktalarından biri olmuş, enerji kaynaklarının yoğunluğu, stratejik boğazların varlığı ve ideolojik rekabetler nedeniyle uluslararası sistemin en hassas jeopolitik alanlarından biri haline gelmiştir. Günümüzde yaşanan askeri gerilimler, yalnızca bölgesel güvenlik sorunlarının bir yansıması olarak görülmemekte, aynı zamanda büyük güçlerin küresel stratejik hesaplarının sahaya yansıdığı bir rekabet alanı olarak
Bu bağlamda söz konusu savaşın analizi, yalnızca askeri operasyonların kronolojisini veya taktiksel gelişmeleri incelemekle sınırlı bir yaklaşım ile açıklanamaz. Çatışmanın anlaşılması için uluslararası hukukun uygulanma biçimleri, güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, stratejik caydırıcılık teorileri ve küresel güvenlik mimarisindeki dönüşümler birlikte ele alınmalıdır. Özellikle önleyici saldırı doktrinleri, vekalet savaşları, siber operasyonlar ve hibrit savaş yöntemleri gibi modern çatışma araçları, geleneksel savaş kavramının sınırlarını genişletmektedir.
Aynı zamanda bu süreç, uluslararası kurumların kriz yönetme kapasitesine ilişkin ciddi sorular da gündeme getirmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) sistemi ve uluslararası hukuk mekanizmaları, büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı dönemlerde çoğu zaman siyasi çıkarların gölgesinde işlev görmekte; bu durum küresel yönetişim yapısının geleceği hakkında yeni tartışmalar doğurmaktadır. Orta Doğu’daki askeri gerilimler, küresel düzenin hangi yönde evrileceğine dair önemli ipuçları sunmakta, güç politikasının yeniden merkezileştiği bir uluslararası ortamın şekillenmekte olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışma dinamikleri, yalnızca üç aktör arasında yaşanan bir askeri gerilim olarak okunamaz. Bu gelişmeler, küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı, stratejik caydırıcılık hesaplarının yoğunlaştığı ve uluslararası sistemin geleceğine ilişkin yeni güvenlik paradigmasının şekillendiği daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle söz konusu savaşın analizi, askeri boyutun ötesine geçen, tarihsel, hukuki, jeopolitik ve stratejik unsurları bir araya getiren çok katmanlı bir perspektif gerektirmektedir.
Orta Doğu’da son dönemde ortaya çıkan gelişmeler, Washington ile Tel Aviv arasındaki stratejik koordinasyonun giderek daha sistematik bir çerçeveye kavuştuğunu göstermektedir. ABD ve İsrail arasındaki güvenlik diyaloğu yalnızca ikili askeri işbirliğiyle sınırlı kalmamaktadır. Bu ilişki bölgesel güç dengelerini, enerji hatlarını, deniz güvenliğini ve nükleer caydırıcılık mimarisini kapsayan daha geniş bir stratejik perspektife doğru genişlemektedir. Bu çerçevede İran faktörü, Amerikan ve İsrail stratejik planlamasının merkezinde yer almaya devam etmektedir.