Samsun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Aydın, Vatikan diplomasisinin Papa 14. Leo döneminde geçirdiği dönüşümü AA Analiz için kaleme aldı.
***
ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD/İsrail-İran Savaşı bağlamındaki sert söylemleri ve İsrail’e verdiği koşulsuz desteği karşısında Papa 14. Leo’nun savaş karşıtı açıklamaları dikkat çekici bir karşı söylem oluşturdu. Öyle ki 14. Leo’nun "Tanrı adına savaş" ve "ahlaki misyon" söylemleriyle meşrulaştırılan askeri müdahaleleri açık biçimde eleştirmesi, yalnızca dini bir vicdan çağrısı olarak değil, küresel siyasete yönelik doğrudan bir ahlaki müdahale olarak yorumlandı. Tam da bu açıklamaların ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Vatikan’a giderek Papa 14. Leo ile görüşmesi, Vatikan diplomasisinin yeniden küresel siyasetin merkezinde konumlandığı yönündeki tartışmaları güçlendirdi.
Vatikan, modern uluslararası sistem içerisinde klasik anlamda askeri, ekonomik ya da demografik bir güç olmamasına rağmen yüzyıllardır küresel siyasetin en etkili aktörlerinden biri olmayı başarmıştır. Bunun temel nedeni, Vatikan’ın maddi güçten ziyade ahlaki meşruiyet üretme kapasitesidir. Papalık makamı özellikle savaşlar, insani krizler ve küresel kutuplaşma dönemlerinde dini bir otorite olmanın yanında uluslararası sistemin vicdani merkezi gibi kendini konumlandırmaktadır. Papa 14. Leo ile birlikte Vatikan diplomasisinin tonunda ve yönteminde yaşanan değişim ise bu rolün yeniden tanımlandığını göstermektedir.
Aslında Vatikan diplomasisinin temel karakteri tarihsel olarak "dengeci ahlaki müdahale" üzerine kuruluydu. Soğuk Savaş döneminde Papa 2. Jean Paul’un Doğu Avrupa’daki komünist rejimlere karşı geliştirdiği manevi-politik strateji, Vatikan’ın küresel siyasette ne kadar etkili olabileceğini göstermişti. Polonya’daki Dayanışma Hareketi’nin moral desteğinde papalığın rolü yalnızca dini olmanın yanında stratejik bir müdahaleydi. Benzer şekilde Küba-ABD yakınlaşmasında, Latin Amerika’daki insan hakları krizlerinde ya da Afrika’daki iç savaşlarda Vatikan çoğu zaman doğrudan taraf olmadan arabulucu rolü üstlenmişti. Papa 14. Leo döneminde dikkat çeken değişim, Vatikan’ın artık "sessiz arabulucu" rol
Bu dönüşümün en görünür olduğu alan Gazze oldu. Gazze’de yaşanan insani yıkım ve soykırım karşısında Vatikan’ın kullandığı dil, geçmiş dönemlere kıyasla çok daha doğrudan ve politikti. Papa 14. Leo sivillerin korunmasını merkeze alan açıklamalar yaptı, savaşın yarattığı ahlaki çöküşü vurguladı ve özellikle Batı dünyasının çifte standart tutumuna dolaylı da olsa eleştiri yöneltti. Bu durum Vatikan’ın dini bir otorite olma yanında küresel ahlaki çerçeveyi şekillendirmeye çalışan bir norm üreticisi gibi hareket ettiğini göstermektedir.
İran krizi ise bu yeni diplomatik yaklaşımın en tartışmalı alanlarından biri oldu. Papa 14. Leo’nun İran konusunda daha doğrudan savaş karşıtı bir pozisyon alması, özellikle ABD’deki bazı çevrelerde dikkati çekti. Papa’nın "sınırsız güç sahibi olduğunu düşünen liderlerin" savaş politikalarını eleştirmesi, Washington ve Tel Aviv’e dolaylı fakat güçlü mesajlar içeriyordu. Bu nedenle Rubio’nun Vatikan ziyaretinin sıradan bir diplomatik nezaket görüşmesinden ziyade büyüyen söylemsel gerilimin yönetilmesi olarak da okunması gerektiği aşikardır.
Bu noktada Papa 14. Leo’nun ABD vatandaşı olması ayrı bir tartışma doğurmaktadır. Tarihte ilk kez bir Amerikan vatandaşının papalık makamına yükselmesi, doğal olarak Vatikan diplomasisinin Amerikan dış politikasıyla ilişkisi konusunda soru işaretleri yarattı. Özellikle Papa Leo’nun seçimiyle birlikte Vatikan’ın küresel krizlerde daha aktif, daha görünür ve daha politik bir rol üstlenmesi, bazı çevrelerde bunun ABD’nin küresel stratejileriyle uyumlu yeni bir papalık politikası olduğu yorumlarına neden oldu. Gerçekten de belirli alanlarda örtüşme görülmektedir.