Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, BM Genel Kurulu'nda bölgeselleşen güvenlik anlatılarını ve küreselleşen risklere karşı ortak bir güvenlik şemsiyesi kurmanın önemini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Bu yılki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda kürsüde yapılan konuşmalarda liderler aslında aynı şeyi söyledi. Eski güvenlik düzeni çalışmıyor. Fakat yerine ne geleceği konusunda çok farklı anlatılar var. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump güvenliği güç ve pazarlık üzerinden tarif ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası hukuk ve kurumları yeniden güçlendirmek istiyor. Katar kapsayıcı bir bölgesel kolektif güvenlik sistemi öneriyor. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara egemen devlet ve devletin silah tekeli üzerinden yeni bir Levant düzeni arıyor. İran hiçbir ülkenin tek başına güvenli olamayacağını söylüyor. Türkiye'nin pozisyonu ise uluslararası kurumla
Bu tabloyu yalnız çok kutupluluk üzerinden okumak yeterli görünmüyor. Çok kutupluluk bize gücün kimler arasında dağıldığını anlatıyor, fakat güvenliğin nasıl tanımlandığını, kimin tarafından üretildiğini ve hangi araçların meşru kabul edildiğini açıklamakta yetersiz kalıyor. BM'nin 81. Genel Kurulu'nda daha derin bir ayrışma ortaya çıktı. Devletler Gazze, İran, Ukrayna veya Suriye konusunda farklı politikalara sahip oldukları kadar güvenliğin kendisi konusunda da farklı düşünüyorlar. Bir taraf güvenliği üstün kapasite ve caydırıcılıkla ilişkilendirirken başka bir taraf hukuk ve kurumları öne çıkarıyor. Bazı aktörler bölgesel ortak güvenlik ararken diğerleri egemen devletin yeniden güçlendiri
BM kürsüsünden son kez konuşan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in konuşması da aslında bütün bu tartışmaların ortak zeminini tarif etti. Guterres gücün devletler arasında yeniden dağıldığını, devletlerden sınırlı sayıdaki özel şirketlere doğru kaydığını ve insanların giderek daha fazla yetkiyi yapay zeka sistemlerine bıraktığını söylerken küresel yönetişim kurumlarının geçmiş bir dönemin güç gerçekliklerini yansıtmaya devam ettiğine dikkat çekti. Dolayısıyla bugünkü sorun yalnız yeni güç merkezlerinin yükselmesi değil; güvenliği tanımlayan aktörler, güvenliğin üretildiği ölçekler ve stratejik gücün kaynakları aynı anda değişiyor.
Trump'ın konuşması ilk güvenlik anlatısını en açık biçimde ortaya koyuyor. Burada güvenlik, üstün kapasitenin rakibin davranışını değiştirme yeteneği üzerinden şekilleniyor. Askeri güç, ekonomik baskı, teknolojik üstünlük ve diplomatik pazarlık aynı stratejinin farklı araçlarına dönüşüyor.
İran bunun en belirgin örneğini oluşturuyor. Trump İran'ın nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceğini vurgularken ABD askeri gücünü kullanma iradesini öne çıkardı. Aynı konuşmada tehditlerin büyümesini beklemek yerine önceden harekete geçmeyi kendi güvenlik anlayışının temel unsurlarından biri olarak sundu. Burada güç kullanımı ile diplomasi arasında keskin bir ayrım bulunmuyor. Askeri ve ekonomik baskı karşı tarafın maliyetlerini yükseltiyor, caydırıcılık yeni bir güç dengesi yaratıyor ve pazarlık bu şartlar altında devreye giriyor.
Bu yaklaşımın mantığını kapasite, baskı, caydırıcılık ve pazarlık zinciri üzerinden okumak mümkün. Washington'ın Çin politikasında da ticaret, Taiwan, yarı iletkenler, kritik mineraller ve yapay zeka giderek daha geniş bir stratejik rekabetin parçalarına dönüşüyor. Dolayısıyla Trump'ın yaklaşımını basit bir Amerikan yalnızcılığı olarak tanımlamak yanıltıcı olur. Washington dünyadan çekilmekten ziyade sahip olduğu askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü daha doğrudan bir pazarlık kapasitesine dönüştürmeye çalışıyor.
Macron'un temsil ettiği Avrupa anlatısı ise başka bir sorudan hareket ediyor: Güç kullanımının yaygınlaştığı bir uluslararası sistemde bu gücü hangi kurallar sınırlayacak ve bu kuralları kim koruyacak?