Cenevre Güvenlik Politikası Merkezi Direktörü ve eski Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Genel Sekreteri Thomas Greminger, Avrupa'nın Türkiye politikasındaki çelişkileri ve iki aktör arasındaki vazgeçilmez ortaklığı AA Analiz için kaleme aldı.
***
Lord Palmerston, 1848'de İngiliz Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada İngiltere'nin ne "ebedi müttefikleri" ne de "kalıcı düşmanları" olduğunu söylerken, çıkarlarının ise "ebedi ve kalıcı" olduğunu savunmuştu. Charles de Gaulle da benzer bir düşünceyi daha sonra kendine özgü Fransız keskinliğiyle dile getirdi: ulusların dostları değil, yalnızca çıkarları vardır. Bu bakış açısı ne yalnızca İngilizlere ne de yalnızca Fransızlara özgüdür, diplomasinin evrensel dilidir.
AB-Türkiye ilişkileri de bunun somut bir örneğidir. Türkiye, resmi olarak AB üyelik sürecinde bir aday ülke, askeri açıdan bir NATO müttefiki ve kendine ait çıkarları olan bağımsız bir bölgesel güçtür. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Hamburg'daki son açıklaması bu gerilimi açıkça ortaya koydu.
Alman Die Zeit dergisinin 80. yıl dönümü etkinliğinde söz alan Von der Leyen, Avrupa'nın "Rus, Türk veya Çin etkisi altında kalmaması için Avrupa kıtasını tamamlamayı başarması gerektiğini" ileri sürdü. İfade dikkat çekiciydi. Zira Türkiye'yi söylem düzeyinde de olsa Rusya ve Çin ile aynı kefeye koyuyordu.
Sözler harfi harfine yorumlandığında, Avrupa Komisyonu Başkanı'nın Türkiye'yi, Avrupa üzerindeki nüfuzunun dizginlenmesi gereken bir rakip olarak gördüğü sonucuna varılabilir. Ancak bu fazlasıyla iddialı bir yorum olur. Von der Leyen'in açıklaması, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye yönelik yaklaşımında resmi bir değişime işaret etmiyor. Bu ifadeleri, uzun zamandır farklı çıkarların ve jeopolitik gerçeklerin şekillendirdiği bir ilişkinin dinamiklerini gözler önüne seren çarpıcı bir an olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır.
Komisyon Sözcüsü Paula Pinho daha sonra yaptığı bir açıklamayla [3], Türkiye'ye yönelik bu ifadenin Ankara'yı Rusya veya Çin ile aynı kefeye koyma amacı taşımadığını, aksine, ülkenin özellikle Batı Balkanlar'daki jeopolitik etkisini kabul etmeye yönelik olduğuna açıklık getirdi. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin de Çin, Rusya ve İran'ı tehdit olarak sıralarken Türkiye'yi bunun dışında bırakması, söz konusu tanımlamayla arasına mesafe koyduğu şeklinde yorumlandı [4].
Ancak bu açıklama, Brüksel'deki daha derin bir rahatsızlığı da gözler önüne seriyor. AB bir yandan Türkiye'den hala bir ortak ve aday ülke olarak bahsederken, diğer yandan yarattığı nüfuz Avrupa'nın tercihleriyle her zaman birebir örtüşmeyen bölgesel bir güç olan Ankara ile zaman zaman karşı karşıya geliyor.
Asıl açmaz da burada yatıyor. Avrupa, itiraf etmekte çoğu zaman zorlansa da Türkiye'ye büyük bir ihtiyaç duyuyor. Ne var ki Ankara ile işbirliği yapmak siyasi sürtüşmeleri de kaçınılmaz kılıyor: Yönetim yöntemlerine dair tartışmalar, bölgesel uyuşmazlıklar, Batı Balkanlar'da karşı karşıya gelebilen çıkarlar ve son olarak Orta Doğu'ya yönelik görüş ayrılıkları.
Söz konusu gerilim, AB'nin Cuma günü Kıbrıs'ta Orta Doğulu ülkelerin katılımıyla düzenlediği zirveye Türkiye'yi davet etmeme kararında da su yüzüne çıktı [5]. Bu kararın arkasındaki diplomatik hesapları anlamak elbette mümkün. Ancak AB bölgede daha etkin bir rol üstlenmek niyetindeyse, böylesine kilit bir bölgesel aktörü öyle kolayca oyun dışı bırakamaz.