Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD/İsrail-İran Savaşı sonrasında Orta Doğu'da ortaya çıkan yeni bölgesel güç dengelerini ve bu dönüşümün öne çıkan aktörlerini, AA Analiz için kaleme aldı.
***
İsrail ve ABD’nin, 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılar, nisan ayı başlarında büyük ölçüde duruldu ve geçtiğimiz günlerde Pakistan’ın arabuluculuğunda imzalanan mutabakat zaptıyla diplomatik bir çözüme doğru önemli bir adım atıldı. İsviçre’de devam eden müzakereler ise kalıcı bir ateşkesin sağlanması açısından kritik bir eşik olarak görülüyor.
Savaş yalnızca Tahran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilimi derinleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren önemli bir dönüşüm sürecini de tetikledi. Bu süreçte, çatışmanın doğrudan tarafı olmayan ancak krizin seyrinde etkili rol oynayan bölgesel aktörler ile diplomatik ve siyasi yönetimde öne çıkan bazı isimler dikkati çekiyor. Bu yazı, söz konusu bölgesel dönüşümü Türkiye, Pakistan ve Katar’ın kriz sırasındaki tutumları ile İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Pakistan Genelkurmay Başkanı General Asım Munir’in önümüzdeki dönemde üstlenebileceği muhtemel roller üzerinden analiz etmeyi amaçlıyor.
11 Eylül saldırıları, Orta Doğu’yu köklü bir yapısal değişimin eşiğine getirdi. ABD, Irak ve Afganistan'ı işgal ederek her iki ülkede de devlet otoritesinin aşınmasına ve kurumsal yapının çökmesine neden olmuş, ardından bölgeden çekilmesiyle ciddi güç ve güvenlik boşlukları bırakmıştır. Bu boşlukları revizyonist bir dış politikayla dolduran İran, Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’de rejimler ve toplumsal aktörlerle kurduğu bağlar üzerinden 2020’li yılların başına kadar bölgede dominant bir aktör haline geldi.
İran tehdidinden çekinen aktörlerin ABD ve İsrail’in güvenlik garantilerine yönelmesi, İran karşısında İsrail merkezli yeni bir bloğun şekillenmesine yol açtı. Abraham Anlaşmaları’yla Körfez ülkelerinin İsrail’e yakınlaştığı bir süreç başladı. 7 Ekim sonrasında İsrail, ABD’nin askeri-ekonomik desteği ve normalleşen Körfez ülkelerinin zımni onayıyla önce İran’ın bölgesel vekillerini, ardından doğrudan İran’ı hedef alarak Tahran’ın 2000 sonrası inşa ettiği nüfuzu ciddi biçimde zayıflattı.
İran merkezli düzen çökerken İsrail merkezli yeni bir düzen belirmeye başlamıştı. Fakat savaşın ikinci fazı olarak değerlendirilen 28 Şubat sonrası artan İran’ın misilleme saldırıları İsrail’i hem askeri olarak yıpratıp hem de diplomatik olarak bölgesel ve küresel yalnızlığa iterken yeni bir güç boşluğuna da yol açtı.
7 Ekim sonrası başlayan savaş, başlangıçta İran merkezli düzeni tamamen tasfiye edip yerine İsrail merkezli bir düzen kurma amacı taşıyordu. Ancak İsrail’in savaş boyunca aldığı ağır darbeler, bu yeni düzeni daha doğmadan zayıflattı. Bugün geldiğimiz nokta, bir düzenin çöküşünü değil, iki düzenin birden istikrarsızlaştığı bir geçiş dönemini işaret ediyor. Orta Doğu’da eski düzen yıkılmış, yenisi ise henüz kurulamamış durumda.
İran ve İsrail’in karşılıklı darbelerle zayıflaması sonucu oluşan güç ve güvenlik boşlukları, ABD ve İsrail saldırıları sonrası İran’da yönetimin üst kademelerinde ortaya çıkan boşluk ve savaşın çıkmaza girdiği bir dönemde Pakistan’ın sergilediği çözüm odaklı yaklaşım gibi gelişmeler yeni bölgesel düzende üç devleti ve iki politik figürü öne çıkardı.
Savaş sonrası dönemde bölgesel etkisini en fazla artırması beklenen aktörlerin başında Türkiye geliyor. Ortaya çıkan jeopolitik boşlukları doldurma potansiyeline sahip olan Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin dâhil olduğu yeni güvenlik mimarisinin şekillenmesinde öncü bir rol üstleniyor. Savunma sanayisinde kaydettiği ilerleme, bölgesel krizlere çözüm üretme kapasitesi ve özellikle Suriye’deki dönüşüm sürecinde oynadığı etkin rol, Türkiye’yi yeni dönemin temel aktörlerinden biri haline getirdi.