ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında yeni bir evreye girilmiş durumda. Sahada karşılıklı saldırılar sürerken, savaşın etkisi giderek cephe hattının dışına taşarak küresel ekonominin kalbine uzanıyor. Bu yeni denklemde en kritik başlık ise Hürmüz Boğazı.
Hürmüz Boğazı’nda enerji akışı büyük ölçüde durma noktasına gelmiş durumda. Tanker geçişlerinin kesilmesi, artan güvenlik riskleri ve sigorta maliyetlerindeki sert yükseliş, küresel piyasalarda doğrudan bir arz şoku etkisi oluşturuyor. Artık piyasalar için bu durum potansiyel değil, fiili bir kesinti anlamına geliyor.
Bu durum, İran’ın klasik bir abluka yerine daha kontrollü bir baskı stratejisi izlediğini ortaya koyuyor.
Petrol fiyatlarının, ABD Başkanı Donald Trump’ın “savaş bitecek” yönündeki açıklamalarına rağmen yükselmeye devam etmesi de bu stratejinin sahadaki karşılığını gösteriyor. Piyasalar artık yalnızca askeri gelişmeleri değil, Hürmüz’deki akışın ritmini de fiyatlıyor.
İran böylece savaşın maliyetini hem cephede hem de küresel ölçekte hissettirmeyi hedefliyor.
Ancak bu yaklaşım tek yönlü işlemiyor. Enerji akışı üzerinden kurulan bu baskı, aynı zamanda İran’ın bölge ülkeleriyle ilişkilerini daha da geriyor, Körfez’de güvenlik dengelerini sertleştiriyor ve savaş sonrası döneme dair riskleri büyütüyor. Yani Hürmüz’den geçemeyen her tanker, bölgesel dengeleri ve küresel ekonomiyi yeniden şekillendiren bir sürecin parçasına dönüşüyor.
Tam da bu nedenle bugün Hürmüz’de yaşananlar, bir deniz trafiği meselesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu hat, artık doğrudan savaşın kendisi kadar belirleyici bir cephe haline gelmiş durumda.
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Bilgehan Alagöz’e göre İran’ın Hürmüz üzerinden yürüttüğü bu strateji, sahadaki askeri denklemin doğrudan bir sonucu.
Alagöz, geçtiğimiz yıl yaşanan ve bölgede “12 Gün Savaşı” olarak anılan süreçten sonra İran’ın önemli bir kırılma yaşadığını vurguluyor. Tahran yönetimi, işgalci İsrail’e doğrudan saldırılarla caydırıcılık üretemediğini gördü. Bunun yerine savaşın maliyetini bölgeye ve küresel ekonomiye yayarak baskı kurma yoluna gitti.
Bu çerçevede Körfez ülkelerinin hedef alınması da tesadüf değil. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin öne çıkması, İbrahim Anlaşmaları sonrası İsrail ile kurulan ilişkilerle doğrudan bağlantılı.