ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarıyla şubat sonundan bu yana tırmanan savaş, ilk bakışta füze menzilleri, hava savunma sistemleri ve nükleer tesisler etrafında okunuyordu. Oysa savaşın gerçek ağırlık merkezi çok daha geniş bir hatta kurulmuş durumda.
İran’ın Hürmüz’ü büyük ölçüde kapatmasıyla birlikte dünya petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birini taşıyan hat sarsıldı, petrol fiyatları 110 doların üstüne çıktı ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) küresel büyüme ile enflasyon üzerindeki etkinin olağanüstü boyuta ulaştığını söylemeye başladı. Bu yüzden bugün mesele yalnızca Tahran’ın ne kadar dayanacağı ya da Washington’ın ne kadar sertleşeceği konusuyla birlikte Pekin’in neyi, ne zaman ve hangi yöntemle yapacağıyla da bağlantılı.
Çin tam da bu nedenle savaşın “sessiz” taraflarından biri olarak görülüyor. Zira Pekin bir yandan İran’la uzun yıllara yayılan enerji ve ticaret bağlarını korurken, ABD ile küresel rekabetini Ortadoğu sahasında açık bir askeri karşılaşmaya çevirmemeye çalışıyor. Çin Dışişleri’nin son açıklamalarında kullandığı dil bu dengeyi açık biçimde gösteriyor.
Pekin, ABD-İsrail saldırılarını “uluslararası hukukun ihlali” olarak tanımlıyor, fakat aynı anda ateşkes, diyalog ve deniz güvenliği vurgusunu da öne çıkarıyor. Yani İran’ın yanında saf tutan bir askeri ortak gibi değil, savaşın siyasi çerçevesini yeniden kurmaya çalışan bir güç gibi davranıyor.
Bu tabloyu daha kritik hale getiren unsur ise Donald Trump’ın dili. Trump son günlerde İran’a yönelik baskıyı hem askeri tehditlerle hem de enerji koridorları ve savaş sonrası paylaşım imalarıyla da büyüttü. Trump, Tahran’ın anlaşmaya yanaşmaması halinde İran altyapısına geniş saldırılar yapılacağını söyledi. Aynı açıklamada İran petrolünün denetimine ilişkin hevesini de saklamadı.
Bugün yaptığı açıklamadaki üslüp ise daha da sertti. İran anlaşma yapmazsa “bu gece bütün bir medeniyet ölecek” ifadesini kullandı.
Pekin’in hesap defteri enerjiyle başlıyor. Açık kaynak verilerine göre Çin, Hürmüz’den geçen petrolün en büyük alıcılarından biri. Buna rağmen savaşın ilk haftalarında diğer büyük Asya ekonomilerine göre daha dayanıklı görünmeyi başardı. Bunun nedeni yalnızca stratejik stoklar değil. Çin’in Rusya, Orta Asya ve Myanmar’dan gelen alternatif hatları, büyük elektrikli araç filosu, kömür ve yenilenebilir tabanlı elektrik üretimi ve yakıt ihracatını dondurarak içeride arzı tutabilme kapasitesi, Pekin’e manevra alanı sağladı.
Nitekim uzmanlar, Çin’in yaklaşık yedi aylık ithalata denk gelen stoklar ve çeşitlenmiş tedarik sayesinde bu şoku Japonya, Güney Kore veya Hindistan’dan daha rahat karşıladığını aktarıyor.
Ama bu “rahatlık”, Çin’in krizi önemsemediği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Pekin’in resmi çizgisi savaşın ekonomik faturasını erkenden okuyabildiğini gösteriyor. Çin hala benzin ve motorin fiyat artışlarını normal standardın yaklaşık yarısında tutarak iç piyasayı korumaya çalışıyor. Bu adım, savaşın tetiklediği petrol şokunun “kötü enflasyon” üretebileceği kaygısıyla atılıyor. Yani Çin hem krize dayanıklı hem de krizin uzun sürmesinden en fazla stratejik kayıp yaşayabilecek ülkelerden biri.
Peki, Çin ne istiyor? Uzmanlara göre Pekin’in istediği şey düşük maliyetli enerji akışı, istikrarlı deniz taşımacılığı ve ABD’yi yeni bir uluslararası meşruiyet krizinin içine iten uzun soluklu diplomatik baskıdır.