Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Körfez araştırmacısı Dr. Gökhan Ereli, Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan arasında 29-30 Mart’ta İslamabad’da düzenlenen zirveyi ve bu zirvenin öne çıkan sonuçlarını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Küresel enerji arzının kalbi ve jeopolitik gerilimlerin merkez üssü olan Orta Doğu, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İsrail koalisyonunun İran’a yönelik saldırılarıyla birlikte tarihinin en ağır sınamalarından birini vermektedir. Bir ayı aşan süredir devam eden savaş ortamında, ilk diplomasi hamleleri gelmeye başladı. Bu kritik eşik içerisinde, Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları, bölgedeki savaşa hem ivedi hem de kalıcı bir çözüm getirmek amacıyla 29-30 Mart'ta Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Fays
Zirvenin karşılıklı olarak hem ABD-İsrail koalisyonunun İran’a, hem de İran’ın Körfez ülkelerine saldırılarını durdurması gündemi kadar hayati olan bir diğer konu ise Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine yeniden açılmasına yönelik gündemdi. Katılımcı ülkeler, deniz trafiği ve boğazın statüsüyle ilgili teknik meselelerde görüşülenleri eş zamanlı olarak Washington’a ilettiklerini belirttiler. Bu noktada Pakistan’ın olası barış müzakerelerine ev sahipliği yapma fikrine tüm katılımcı ülkeler destek verirken; Muhammed İshak Dar, hem İran’ın hem de ABD’nin görüşmelerde "kolaylaştırıcılık" konusunda Pakistan’a ön onay verdiğini ifade ederek zirvenin meşruiyet zeminini ilan etti. Dolayısıyla zirve teme
İslamabad Zirvesi, her şeyden önce işlevsel bir arabuluculuk-kolaylaştırıcılık mekanizmasının kurulmasını amaçlamaktadır. Hakan Fidan’ın, zirvenin aslında ilk etapta Türkiye’de düzenlenmesinin düşünüldüğünü ancak Pakistanlı temsilcilerin iç gündemleri nedeniyle İslamabad’a taşındığını belirtmesi, Türkiye’nin bu süreçteki yapıcı tutumunu özetlemektedir. Türkiye, tıpkı savaş öncesi müzakere turlarının İstanbul’dan Maskat’a taşınması sürecinde olduğu gibi, burada da asıl olanın "mekan" olmadığını, müzakerelerin devamlılığı, savaşın diplomatik yollarla çözümü ve kurulacak kalıcı mekanizmalara zaman ayırmak olduğu görüşündedir.
Bu süreçte Pakistan’ın yeni bir arabulucu olarak ortaya çıkması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ile kurulan ortak iradeyle perçinlenmektedir. İslamabad’ın hem Tahran ile hem de Körfez başkentleriyle uzun süredir devam eden köklü ilişkileri, ülkeyi bu süreçte doğal bir "arabulucu" aktör kılmaktadır. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Genelkurmay Başkanı Asım Munir’in, ABD Başkanı Donald Trump ile önceki dönemlerden bu yana tesis ettikleri kişisel diyalog kanalları ve karşılıklı güçlü liderliğe olan saygıya dayalı yakınlık, İslamabad’ın tezlerini Washington nezdinde doğrudan ve aracısız bir şekilde savunabilmesine imkan tanımaktadır. Aynı zamanda diğer yandan, Muhammed İshak Dar’ın, İran Dı
Mısır’ın da bu denkleme dahil olması platformu güçlendiren bir diğer unsurdur. Zira, ABD/İsrail-İran Savaşı'nın bölgede yarattığı gerginlik ortamının istikrara kavuşturulması fikri yanında, bu savaşın zeminini hazırlayan İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırıma karşı da ortak bir pozisyon almış ve bu çabalarını ikili ve çok taraflı (multilateral) görüşmelerde perçinlemişlerdi.
Bu zirveyi kritik kılan bir diğer unsur ise son dönemde ABD-İran ve İsrail-Hamas meselelerinde geleneksel arabulucular olan Katar ve Umman’ın konumundaki değişimdir. Savaş öncesi dönemde istikrarlı bir coğrafya için büyük çaba gösteren bu iki ülke, 28 Şubat sonrası genişleyen çatışma ortamında İran’ın doğrudan hedefi olmaları hasebiyle tarafsız arabuluculuk konumlarını ifa edememektedir. İslamabad’da şekillenen yeni istikrar platformu, uzun dönemdir Katar ve Umman tarafından yürütülen bu arabuluculuk süreçlerini tamamlayıcı nitelikte ve bölge ülkelerinin desteğini haiz bir girişim olarak okunmalıdır.