Politika ve hukuk araştırmacısı Rayan Abed al-Razeq, İsrail'in "E1" projesinin uluslararası hukuku nasıl ihlal ettiğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
2017 yılında, o dönem Knesset üyesi olan mevcut İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, "Belirleyici Plan: Barışın Anahtarı Sağın Elinde" adını verdiği bir strateji ortaya koydu. Smotrich, İsrail yerleşim yerlerinin genişletilmesi ve yerleşimci sayısının artırılmasının Batı Şeria’daki coğrafi ve demografik gerçekliği kökten değiştireceğini savunuyordu. Plan, sahada geri dönülemez durumlar yaratarak bir Filistin devletinin kurulma olasılığını baltalamayı ve Arapların, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığına yönelik algısını yeniden şekillendirmeyi amaçlıyordu.
Smotrich, "Sahadaki gerçekler algıları değiştirir ve yeni gerçekliği dikte eder, yerleşim blokları da bunu kanıtlayacaktır." ifadesini kullanmıştı [1]. Smotrich, ilerleyen süreçte fiili ilhakı hedefleyen çeşitli yerleşim projelerini devreye soktu. Bu girişimlerin en önemli ve en çok tartışma yaratanı ise "E1" projesi oldu.
"E1", işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülen en tehlikeli İsrail yerleşim projelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Batı Şeria’nın C Bölgesi’nde, Ma’ale Adumim ile Pisgat Ze’ev arasında yer alan bu proje, Doğu Kudüs’ü Batı Şeria’nın geri kalanından ayırmayı ve şehrin fiili olarak ilhak edilmesini kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. İlk olarak 1993 yılında gündeme gelen "E1", bugüne kadar 12 bin dönümden fazla Filistin toprağının gasbedilmesine yol açmıştır [2].
İsrail hükümeti, 14 Ağustos 2025’te Ma’ale Adumim’in Kudüs’e bağlanmasını onaylarken Bezalel Smotrich bu hamlenin “Filistin devletini mezara gömdüğünü” ileri sürmüştür [3]. Ardından 11 Eylül 2025’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ma’ale Adumim’de "Yaşam Dokusu" projesini de kapsayan ek planları onaylamış ve 7 bin 600’den fazla yerleşim birimi için 3 milyar şekel ödenek ayırmıştır. Netanyahu konuya ilişkin, "Ma’ale Adumim topraklarımızın bir parçasıdır, burada yaptığımız şey bir vizyonu gerçeğe dönüştürmektir." ifadesini kullanmıştır [4]. İsrail yönetimi ayrıca, resmi tapu kayıt belgelerinde “Batı Şeria” ifadesinin yerine “Yahudiye ve Samiriye” terimini kullanmaya başlamıştır. Bu isim d
Ayrıca projenin uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla Kudüs'ün kuzeybatısındaki Beyt İksa ve Nebi Samuil köyleri ile El-Halayile Mahallesi'ne özel giriş izinleri getirilmiş ve Filistinlilerin hareket özgürlüğü kısıtlanmıştır [6].
Bu adımlar, yerleşim faaliyetlerini yasa dışı sayarak, uluslararası barış ve istikrarı tehdit eden bir savaş suçu olarak kabul eden uluslararası hukuka tamamen aykırıdır. Söz konusu uygulamalar, Kudüs'ün ve Batı Şeria'nın belirli bölgelerini fiilen ilhak etme politikasını açıkça gözler önüne sermektedir.
İsrail'in yerleşim faaliyetleri, uluslararası hukuka göre bir savaş suçu teşkil etmekte ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önündeki en büyük engeli oluşturmaya devam etmektedir. Bu hukuki zemin, işgalci bir gücün kendi sivil nüfusunu işgal altındaki topraklara nakletmesini yasaklayan 1907 Lahey Sözleşmesi'nin 46. maddesine, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin 49. maddesine ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü'nün 8(2)(b)(viii) maddesine dayanmaktadır.
Uluslararası toplum, İsrail'in 1967'den bu yana işgal altında tuttuğu topraklardaki yerleşim faaliyetlerinin yasa dışı olduğunu kararlı bir şekilde vurgulamaya devam etmektedir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 23 Aralık 2016 tarihli ve 2334 sayılı kararı, İsrail yerleşimlerinin "hiçbir hukuki geçerliliği bulunmadığını" ve uluslararası hukukun "açık bir ihlali" olduğunu hükme bağlamıştır.