Riyad'daki National Law Center'ın Başkanı Dr. Rashed M. Aba-Namay, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgesel dinamikler açısından önemini AA Analiz için kaleme aldı.
***
7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, üç ülke arasındaki ilişkileri geleneksel iş birliği ve siyasi koordinasyon düzeyinin ötesine taşıma potansiyeli barındırmaktadır. Açıklanan çerçeve, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını ve savunma iş birliğinin güçlendirileceğini ortaya koymaktadır.
Bu, tek başına sembolik bir ifade olarak görülmemelidir. Kurumsal biçimde geliştirildiği takdirde anlaşma, bölgesel caydırıcılığı güçlendirecek, ülkelerin güvenliklerini yalnızca dış garantilere ve değişken uluslararası hesaplara bırakmadan kendi kapasitelerine dayanarak korumalarına yardımcı olacaktır.
Mekke’nin imza yeri olarak seçilmesi de anlaşmaya askerî boyutun ötesinde bir anlam yüklemektedir. Mekke, İslam dünyasının ortak manevi merkezidir. Ancak bu sembolizm, aceleci çıkarımlara yol açmamalıdır. Anlaşmayı daha ilk günden tamamlanmış bir "İslam NATO’su" olarak nitelemek doğru olmaz. İttifakların gerçek gücü, metinlerindeki ifadelerden çok, yükümlülüklerin açıklığına, karar alma hızına, ortak komuta ve kontrol kapasitesine, müşterek eğitim ve standartlara, ayrıca kriz anında fiilen harekete geçebilme yeteneğine bağlıdır.
Yine de bu anlaşma, büyüyebilecek sağlam bir çekirdek oluşturmaktadır. Üç ülkenin birbirini tamamlayan kapasitesi dikkat çekicidir. Suudi Arabistan, dini ve siyasi ağırlığı, enerji kaynakları, yatırım gücü, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ndeki limanları ve Asya, Afrika ile Avrupa arasındaki konumuyla güçlü bir merkezdir. Türkiye, büyük ve tecrübeli silahlı kuvvetleri, gelişmiş savunma sanayisi, Akdeniz, Karadeniz ve Avrupa’ya açılan coğrafi konumuyla bu yapının doğal batı kanadıdır. Pakistan ise geniş insan kaynağı, askerî deneyimi, savunma sanayisi ve nükleer kapasitesiyle stratejik ağırlık taşımaktadır.
Bununla birlikte, Pakistan’ın nükleer kapasiteye sahip olmasının, anlaşma kapsamında otomatik olarak ortak bir nükleer şemsiye oluşturacağı anlamına gelmediği açıkça belirtilmelidir. Kamuya açıklanan metin böyle bir taahhüt içermemektedir. Sağlam caydırıcılık, belirsizlikten değil, açık siyasi iradeden ve gerçek kapasiteden doğar.
Asıl fırsat, üç ülkenin askerî gücünü ekonomik ve teknolojik bütünleşmeyle desteklemesindedir. Savunma iş birliği yalnızca silah alımı veya ortak tatbikatlarla sınırlı kalmamalıdır. Ortak araştırma ve geliştirme, savunma üretimi, teknoloji transferi, tedarik zincirlerinin uyumlaştırılması ve yüksek nitelikli insan kaynağının geliştirilmesi hedeflenmelidir. Böyle bir yaklaşım maliyetleri azaltır, yerli üretimi büyütür ve ülkeleri yalnızca dışarıdan alınan sistemlerin tüketicisi olmaktan çıkarır.
Güvenlik ile ekonomi birbirinden ayrı düşünülemez. Ordular ticaret yollarını korur, ticaret, sanayi ve yatırım ise güvenliği finanse eden ve sürdürülebilir kılan kaynakları oluşturur. Bu nedenle Mekke Anlaşması, yalnızca ortak savunma düzenlemesi değil, aynı zamanda daha geniş bir ekonomik koridorun güvenlik çerçevesi olarak ele alınmalıdır.
Bu koridorun en önemli halkası Türkiye’dir. Türkiye, yalnızca Asya ile Avrupa arasındaki bir geçiş ülkesi değildir, Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya ve Avrupa pazarlarıyla bağlantı kuran stratejik bir merkezdir. Suudi Arabistan’ın liman, lojistik ve yatırım kapasitesi, Pakistan’ın Arap Denizi’ne açılan limanları ve Güney Asya bağlantısı, Türkiye’nin Avrupa’ya erişimiyle birleştiğinde, ortaya tek bir yol değil, deniz, demir yolu, kara yolu, enerji hattı ve dijital altyapıdan oluşan esnek bir ağ çıkabilir.