Orta Doğu ve İsrail analisti Gökhan Batu, ABD-İsrail ile İran Savaşı'nın bölgesel etkilerini ve maliyetlerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
İsrail ve İran arasında Haziran 2025'te yaşanan ve sınırlı kalan çatışmaların bölgeselleşme eğilimi, 2026'da İsrail ve ABD'nin İran'a saldırılarıyla birlikte bölgedeki enerji altyapısını, petrol arzını ve küresel ekonomik dengeleri etkileyen daha geniş çaplı bir krize dönüştü. Bu süreçte, çatışmanın en ağır maliyetine ise savaşın asli tarafı olmamalarına rağmen Körfez ülkeleri katlanmak durumunda kaldı.
ABD-İsrail ve İran Savaşı'na gidilen sürecin arka planında, Orta Doğu’da sessizce olgunlaşan, karmaşık politik ve stratejik güvenlik denkleminin üzeri örtülen birçok gerçekliği bulunuyor. Keza 7 Ekim 2023’te, bölgesel güvenliğe dair algı ve gerçeklik arasındaki mesafenin kapandığı ve o güne kadar ertelenen hesapların vadesinin erkene alındığı ifade edilebilir.
Meseleye daha makro ve bağımsız düzeyden bakılacak olursa ABD ve İsrail’in İran’da bir rejim değişikliğini birçok kilidi açacak sihirli bir anahtar olarak konumlandırdığı sonucuna varılabilir. Bu aktörler için rejim değişikliği, bölgedeki güvenlik ve enerji boyutundaki denklemi kendi çıkarlarına uygun, en kısa ve maliyetsiz sonuç niteliği taşıyor. ABD ve İsrail ile dost bir yönetimin başa geçmesiyle Hizbullah da dahil olmak üzere bölgedeki hasım devlet dışı aktörlerden kaynaklanan tehditlerin dengelenmesi, İsrail ve Körfez ülkelerinin güvenliğinin sağlanması, bölgeden sağlanan enerji tedarikinde istikrara ABD’nin karar verebileceği bir çerçevenin oluşması gibi geniş bir hedefler bütününün ta
Öte yandan İsrail ve İran’ın güvenlik doktrinleri de savaşın yayılmasında ön plana çıkan başat nedenler. İsrail, Irak’ın işgalinden beri bölgedeki nüfuzunu devlet dışı aktörler üzerinden Basra Körfezi’nden Akdeniz’e kadar genişleten İran’a karşı savaşa girmeyi kendi zaviyesinden gerekli görüyor. Zira 7 Ekim sonrasında Hizbullah’ın zayıflaması ile Tel Aviv eline tarihi bir fırsat geçtiğini değerlendiriliyor. İran ise savunmasının en kritik katmanlarından birisini, Amerikan üslerinin mevcudiyeti bahanesiyle dünyadaki petrol ve doğal gaz tedarikinin yüzde 20’sinden fazlasını üreten Körfez ülkeleri ve bunların üretim tesislerini hedef alacak şekilde konumlandırarak caydırıcılık tesis etmeyi amaç
Meselenin uluslararası kamuoyunda daha çok dillendirilen yönü ise İran’ın nükleer programı olageldi. Begin Doktrini ile İsrail’in, Orta Doğu’da kendisine hasım herhangi bir ülkenin nükleer kapasiteye ulaşmasına müsaade etmeyeceğine yönelik tehditlerinin yaklaşık 50 yıllık bir mazisi bulunuyor. İsrail’in Irak’ta Osirak ve Suriye’de El-Kibar nükleer santralini hedef alması da bu konuda elle tutulur mukayeseye imkan veren vakalar olarak karşımızda duruyor. Dahası geçtiğimiz yıllarda İsrail, İran ile Ortak Kapsamlı Eylem Planı'na (JCPOA) dönülmemesi adına da azami çabayı gösterdi ki bugünlere gelinmesinde söz konusu çabalar etkili oldu. Nükleer kapasitenin de hedef setinde önemli bir yeri olduğu
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ve aşırı sağcı ortaklarıyla İsrail hükümetinin 7 Ekim sonrasında ardı sıra giriştiği savaşların ne oranda iç siyasi saiklerle gerçekleştiği en çok sorulan sorulardan birisi. İç kamuoyunda en çok ayrışma Gazze savaşında yaşanmıştı.
Ancak İran’ın lideri Ayetullah Ali Hamaney de dahil olmak üzere İsrail’in karşısındaki en kritik isimlerin öldürülmesi, Hizbullah’a düzenlenen “çağrı cihazı saldırıları” gibi stratejik istihbari faaliyetlerin tamamının İsrail hükümeti ve Netanyahu’nun tabanının tekrar konsolide olması adına etkili olduğu görülüyor. Hatta 7 Ekim sonrasındaki anketlerde, desteği 17 vekile kadar düşen Likud’un, son bir buçuk yılda bu desteği önce 23-25 milletvekiline, bugünlerde ise 27-28 bandına kadar tekrar çektiği görülüyor. Yalnızca İsrail değil, herhangi bir hükümetin savaşlardan galibiyetle ayrılmasından bazı siyasi faydalar elde edeceği muhakkak. Hatta Netanyahu hükümetinin asker, istihbarat ve yargı bür