Giresun Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Nükleer Bilimler Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Kara, nükleer gücün devletler tarafından kullanımını ve nükleer risklerin uluslararası toplum tarafından nasıl yönetilebileceğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Son yıllarda uluslararası güvenlik ortamı, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, İran'ın nükleer programı etrafındaki gerilimler, Kuzey Kore'nin nükleer ve balistik füze programı ile Asya-Pasifik'te Çin ve ABD arasında giderek sertleşen stratejik rekabet, nükleer güvenliği yeniden küresel gündemin merkezine taşıdı. Yakın geçmişte iki nükleer güç olan Hindistan ile Pakistan arasında yeniden yükselen askeri gerilim ise bölgesel bir çatışmanın çok kısa sürede nükleer boyut kazanabileceğini ve nükleer caydırıcılığın her koşulda mutlak bir güvenlik garantisi sağlamadığını bir kez daha hatırlattı. Avrupa'da ise Fransa ve İngiltere'ni
Aslında nükleer silahların ne kadar büyük bir yıkım potansiyeline sahip olduğunu anlamak için Hiroşima'ya bakmak yeterlidir. 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya atılan yaklaşık 15 kilotonluk uranyum bombası (Little Boy), büyük bir yıkıma yol açmıştı. 1945'in sonuna kadar yaklaşık 140 bin kişinin hayatını kaybettiği, on binlerce insanın ise yaralanma ve radyasyonun etkileriyle karşı karşıya kaldığı tahmin edilmektedir. Üç gün sonra Nagasaki'ye yaklaşık 20 kilotonluk plütonyum (Fat Man) bombası atıldı ve on binlerce insan hayatını kaybetti. Böylece insanlık, nükleer silahların yıkıcı sonuçlarına yalnızca üç gün arayla iki kez tanıklık etti. Üstelik nükleer silahın yol açtığı insani yıkım patlamanın
İnsanlık, daha sonra çok daha güçlü silahlar geliştirdi. Tarihte test edilmiş en güçlü nükleer silah olan, yaklaşık 50 megatonluk Çar Bombası, Hiroşima bombasının yaklaşık 3 bin 300 katı enerjiye sahipti. Mevcut nükleer kapasite, bugün bile insanlığın ve gezegenin büyük bölümünü geri dönülmez biçimde tahrip edebilecek düzeydedir ancak günümüzde asıl mesele, yalnızca savaş başlıklarının patlama gücü değildir. Yeni silah teknolojileri, nükleer güvenlik denklemini giderek karmaşıklaştırıyor.
Rusya'nın "Avangard" hipersonik sistemi ve "Poseidon" insansız nükleer su altı aracı ile Çin'in DF-17 platformu, stratejik rekabetin yeni teknolojilere ve farklı platformlara taşındığını gösteriyor. Bu sistemlerin asıl önemi, erken uyarı ve savunma sistemlerini zorlamaları, karar sürelerini kısaltmaları ve kriz anlarında yanlış değerlendirme riskini artırmalarıdır.
Dolayısıyla yeni bir nükleer silahlanma yarışından söz etmek mümkündür ancak bu yarış, Soğuk Savaş döneminden farklı olarak yalnızca savaş başlığı sayısı üzerinden değil hipersonik sistemler, füze savunması, siber kabiliyetler ve yapay zeka gibi teknolojiler üzerinden de şekillenmektedir. Nükleer silahların temel amacı kullanılmasından ziyade karşı tarafı saldırmaktan vazgeçirmek olsa da yeni teknolojiler, caydırıcılığın bu mantığını daha kırılgan hale getirmektedir. Nükleer çağın belki de en büyük tehlikelerinden biri devletlerin bilinçli olarak küresel bir nükleer savaş başlatmasından ziyade, kontrol edilmesi mümkün olmayan bir krizin nükleer çatışmaya dönüşmesidir.
Rusya-Ukrayna Savaşı ise nükleer güvenliğin yalnızca nükleer silahlardan ibaret olmadığını gösterdi. Zaporijya Nükleer Güç Santrali'nin aktif savaş bölgesinde kalması, büyük bir ticari nükleer tesisin askeri çatışma koşullarında karşılaşabileceği riskleri bütün dünyanın gündemine taşıdı. Böylece "Nükleer silah kullanılır mı?" sorusunun yanına "Savaş sırasında nükleer tesislerin güvenliği nasıl sağlanacak?" sorusu da eklendi.
Orta Doğu'da ise nükleer güvenlik tartışmalarının merkezinde İran'ın nükleer programı bulunuyor. İran, programının barışçıl amaçlara yönelik olduğunu belirtirken uranyum zenginleştirme kapasitesindeki ilerlemeler ve denetim süreçleri, programın geleceğine ilişkin tartışmaları canlı tutuyor ancak İran meselesini yalnızca Tahran’ın nükleer faaliyetleri üzerinden değerlendirmek, bölgede ve küresel sistemde ortaya çıkan daha geniş güvenlik sorununu açıklamak açısından yeterli değildir.