Türkiye Su Enstitüsü Politika Geliştirme Koordinatörü Dr. Tuğba Evrim Maden, ABD/İsrail-İran Savaşı'nın Orta Doğu'daki su güvenliğine etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Orta Doğu, halihazırda küresel ölçekte en yüksek su stresi yaşayan coğrafyalardan biridir. İklim değişikliği, yenilenebilir su kaynaklarının yetersizliği, uzun süreli kuraklık, nüfus ve talep artışı, mevcut kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Bölgede yaşanan çatışmalar ise suyu yalnızca çevresel ve teknik bir mesele olmaktan çıkararak jeopolitik, ekonomik ve insani güvenliğin merkezine yerleştirmektedir.
Bu çatışma hattının su kaynakları açısından kritik olmasının temel nedeni, yaşanan doğal su sıkıntısıyla altyapı bağımlılığının aynı coğrafyada kesişmesidir. Özellikle İran ve Körfez coğrafyasında su, hızla azalan doğal kaynaklara veya desalinasyon sistemleri gibi yüksek derecede merkezi ve kırılgan altyapı sistemlerine bağlıdır. Bu durum, suyu yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda stratejik bir kırılganlık ve baskı unsuru haline getirmektedir.
İran’da uzun süredir devam eden ve iklim değişikliğiyle derinleşen su krizi, büyük ölçüde yapısal ve yönetimsel sorunlardan kaynaklanmaktadır. Yer altı suyu rezervlerinin aşırı kullanımı, yanlış tarım politikaları ve plansız su yatırımları, doğal su döngüsünü bozmuş; göllerin kuruması ve yer altı su seviyelerinin düşmesi gibi sonuçlar doğurmuştur. 2025'in yazında İran’da yaşanan su krizi, su iflası olarak tanımlanmış ve başkent Tahran’ın taşınması bahse konu olmuştur.
Çatışma koşullarında altyapının zarar görmesi ve kurumsal kapasitenin zayıflaması, bu durumu daha da artırarak su krizini geri dönüşü olmayan bir boyuta taşıyabilmektedir. Buna ek olarak, Tahran’da petrol depolarına yönelik saldırılar sonrası günlerce süren yangınların oluşturduğu toksik bulutlar ve "siyah yağmur", kirleticilerin yağış yoluyla su sistemlerine taşınmasına neden olarak içme suyu, toprak ve gıda zinciri üzerinde doğrudan risk oluşturmuştur. Bu tür kirlenmeler, halihazırda miktar açısından baskı altında olan su kaynaklarını kalite açısından da zayıflatmıştır.
Irak’ta ve Suriye’de yaşanan su sorunları çoğu zaman yalnızca su miktarı üzerinden tartışılsa da sorunun temelinde uzun yıllara yayılan çatışmalar, altyapı yetersizlikleri ve suyun etkin yönetilememesi bulunmaktadır. Suriye’de ve Irak’ta içme suyu, sulama ve atık su sistemlerinin yıpranmış olması, mevcut suyun verimli kullanılmasını engellemektedir.
Geleneksel sulama metotları, açık kanal sulama sistemleri, eskiyen su dağıtım şebekeleri ve yüksek su kayıp oranları, fiziksel su varlığına rağmen fiili su kıtlığı yaratmaktadır. Atık su arıtma kapasitesinin yetersizliği ise suyun yeniden kullanımını sınırlandırarak su kaynakları üzerindeki baskıyı artırmaktadır.
Suriye’de ise uzun süredir devam eden çatışmalar nedeniyle su altyapısı ciddi zarar görmüş, barajlar, arıtma tesisleri ve iletim sistemleri hem tahrip edilmiş hem de kontrol aracı olarak kullanılmıştır. Bu durum, bölgede suyun yapısal hassasiyetini artıran bir faktör olmuştur.
Mutlak su kıtlığı yaşanan Körfez ülkelerinde, Falkenmark indeksine göre kişi başına düşen yıllık yenilenebilir su miktarı 500 metreküpün altındadır. Geleneksel olmayan su kaynaklarının büyük önem arz ettiği bu ülkelerde içme suyunun yüzde 70 ila yüzde 90’ı deniz suyunun tuzdan arındırılmasıyla sağlanmaktadır. 1980’li yıllarda yapılan değerlendirmeler ile Körfez’de su arzının sınırlı sayıda tesiste yoğunlaşmasının ciddi bir güvenlik açığı oluşturduğu belirtilmiştir.