Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Necmettin Acar, ekonomik, siyasi ve askeri gücün Asya-Pasifik'e kaymasıyla yaşanan üçlü küresel güç dönüşümünü AA Analiz için kaleme aldı.
***
2008 küresel ekonomik krizi, sadece küresel piyasaları sarsmanın ötesinde Batılı ekonomilerin zayıflıklarını açığa çıkararak, küresel iktisadın ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e doğru geri dönüşsüz bir şekilde kaymasıyla sonuçlandı. Bu değişimin arkasındaki itici güç, Batı ekonomileri durgunluk yaşarken bile iki haneli büyüme hızını sürdürebilen Çin’di. Günümüzde küresel hasılanın satın alma gücü bazında en büyük payı Asya-Pasifik bölgesine ait bulunuyor ve bu eğilimin tersine çevrilmesini beklemek için somut bir gerekçe de bulunmuyor.
7 Ekim sonrası gelişmeler, siyasi gücün de Asya-Pasifik’e doğru kaydığının açık işaretlerini veriyor. Washington’un bu dönemde izlediği tutarsız politikalar, siyasi belirleyicilik gücünü ciddi biçimde aşındırdı. Ortaya çıkan bu boşluğu ise Çin, pragmatik de olsa tutarlı yaklaşımıyla hızla dolduruyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) dört daimi üyesi liderinin peş peşe Pekin’i ziyaret etmesi, bu kaymanın hem somut hem de sembolik tezahürü olarak değerlendirilmelidir.
Ancak dönüşümün belki de en kritik boyutu, askeri gücün de aynı istikamette hareket ediyor olmasıdır. Dolayısıyla bugün küresel hegemonyanın üç temel direği olan ekonomik, siyasi ve askeri gücün Asya-Pasifik’e kaymasına tanıklık ediyoruz. ABD Başkanı Donald Trump’ın 13 Mayıs’taki Pekin ziyareti, bu yapısal dönüşümü simgesel düzeyde de onaylayan tarihi bir an olarak kayda geçti.
2008 krizi patlak verdiğinde ABD ve Avrupa ekonomileri domino etkisiyle çökerken, Çin aldığı tedbirlerle hem kendi ekonomisini hem de küresel talebi ayakta tutmayı başardı. O dönemde Batılı analistler, Çin’in bu müdahalesini “geçici bir istisna” olarak değerlendirdiler. Ancak sonraki 15 yıl, bu değerlendirmenin ne denli yanıltıcı olduğunu kanıtladı. Çin, kriz sonrası dönemde toparlanmanın ötesinde küresel tedarik zincirlerinin merkezine yerleşti. Ayrıca, teknolojik atılımlar yaparak gelişmekte olan dünyanın vazgeçilmez ortağı haline geldi.
2012 yılında ilan edilen Kuşak ve Yol Girişimi, bu ekonomik yükselişin coğrafi ifadesi oldu. Pekin, Afrika’dan Latin Amerika’ya, Orta Asya’dan Güneydoğu Asya’ya uzanan bir yatırım ağıyla Batılı finans kurumlarının on yıllardır ihmal ettiği bölgelere sermaye akıttı. Bu süreçte ABD ve Avrupa’nın küresel ekonomik yönetişimdeki ağırlığı görece azalırken, Çin liderliğindeki Asya-Pasifik bloku dünya ekonomisinin büyüme dinamiğini belirleyen başat güç haline geldi.
Ekonomik kayma görece sessiz ve kademeli bir süreçte gerçekleşirken, siyasi kayma çok daha dramatik ve sarsıcı oldu. Washington, on yıllardır “insan hakları”, “kurallara dayalı uluslararası düzen” ve “demokratik değerler” söylemini küresel liderliğinin meşruiyet temeli olarak kullanıyordu. Ancak 7 Ekim sonrası diplomatik kalkan, silah sevkiyatı ve Birleşmiş Milletler (BM) vetolarıyla, İsrail’in sivil halka yönelik soykırımına verdiği koşulsuz destek bu söylemi küresel kamuoyu nezdinde inandırıcılıktan yoksun bırakarak ABD’nin normatif gücünü aşındırdı.
Bu normatif çöküş, Körfez bölgesinde somut siyasi sonuçlar üretti. ABD’nin bölgedeki müttefikleri -başta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar- Washington’un sunduğu güvenlik garantisinin güvenilirliğini sorgulamaya başladı. İran krizinde askeri bir çözüm üretemeyen, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimi yönetmekte zorlanan ve bölgesel istikrarı sağlamaktan giderek uzaklaşan ABD, fiili güvenlik sağlayıcısı rolünü kaybetme sürecine girdi. Trump’ın Pekin ziyareti, bu gerçeği örtbas etmek yerine paradoksal biçimde pekiştirdi. Ziyaret, ABD’nin bölgedeki gücünü sergilemekten çok bu gücü ticari anlaşmalara indirgeyerek Washington’un stratejik vizyonsuzluğunu tescil etti.