Krakow'daki Jagiellon Üniversitesinden Öğretim Üyesi Dr. Karolina Wanda Olszowska, Trump-Vatikan gerilimini ve Papa Leo XIV'ün savaş karşıtı tutumunun ABD iç siyasetine olası yansımalarını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Vatikan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki gerilim birkaç aydır sürüyor. Bu gerilimin temelinde Katolik Kilisesi ile mevcut Amerikan yönetimi arasındaki değer farklılıkları yatıyor. Papa Leo XIV, ABD'nin iç siyasetine müdahil olmadı. Böyle bir rol zaten Kilise liderinin üstlenmesi gereken bir şey değil ancak temel toplumsal ve insani meseleler söz konusu olduğunda Papa'nın sessiz kalması da mümkün değil. Gerilimin fitilini, Papa'nın Amerikalı piskoposları göçmen haklarını savunmaya çağırması ateşledi. Maduro'nun tutuklanmasının ardından Venezuela'daki gelişmeler de Leo XIV'ün sert tepkisine yol açtı. Bununla birlikte Papa'nın tutumunu en açık biçimde ortaya koyan gelişme, ABD ve İsrail'
Katolik Kilisesi ve mensupları için Papa'nın her türlü şiddet ve savaşa karşı net bir duruş sergilemesi büyük önem taşıyor. Burada mesele, yalnızca İsrail'in bir başka devlete saldırması değil saldırgan politikaların, askeri tırmanmanın ve sivil kayıpların kabul edilemezliği. Katolik sosyal öğretisine göre insan onurunun ve yaşam hakkının korunması, kimin saldırgan olduğundan bağımsız evrensel bir ilke olmayı sürdürmeli.
Papa Francis de benzer bir eleştiriden nasibini aldı. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı karşısında barışa çağrıda bulundu, savaşı kınadı ama pek çok Katolik için bu yetmedi. Asıl beklenti, sorumluluğun doğrudan Rusya'nın üzerine yıkılmasıydı. Leo XIV ise tam da bu beklentiye yanıt verdi. Savaşı kınamakla yetinmedi, saldırganı da açıkça adıyla andı. Jeopolitik hesapların, etik kaygıların önüne geçtiği böyle bir dönemde Vatikan'ın uluslararası arenada ahlaki bir otorite olarak sesini yükseltmesi, bu açıdan ayrıca anlam kazanıyor.
Papa'nın Orta Doğu'daki çatışmalara yaklaşımında son derece tutarlı bir çizgi göze çarpıyor. Trump'ın ise doğrudan kendisine yöneltilmemiş olsa bile eleştiriye tahammülünün olmadığı biliniyor. Yıllar içinde çevresindeki insanların koşulsuz bağlılığına ve kamuoyu önünde itaatine alıştı. Hem Katolik Kilisesinin başı hem de egemen bir devletin lideri olan, üstelik Amerikalı papadan gelen kınamanın bu denli sert bir tepkiye yol açması, bu bağlamda oldukça anlaşılabilir.
Papa Leo XIV ise bu tepkiler karşısında en küçük bir geri adım atmadı. Siyasi baskılara ve kamuoyundaki saldırılara rağmen tutumunu kararlılıkla korudu. "Tanrı savaşta taraf tutmaz." sözleri de bu açıdan ayrı bir ağırlık taşıyor. Papa, bu ifadeyle Amerikan tarafının İran'la yaşanan çatışmayı meşru bir savaş olarak sunma girişimine doğrudan itiraz etti. Bu çerçevelemeyi reddederek temel bir ilkenin altını çizdi: Din, askeri şiddeti ya da siyasi saldırganlığı meşrulaştırmanın aracı olamaz.
ABD'deki Katolik kurumlara bağlı sosyal ve insani yardım programlarının kamu finansmanının kesileceğine dair spekülasyonlar zaten gündemde. Ancak bu gerilim, son dönem Amerikan politikalarına ilişkin bir görüş ayrılığının ya da Orta Doğu'daki savaş veya savaşlar üzerindeki farklı tutumların çok ötesine geçiyor. Katolik Kilisesinin tepesinde onun en yüksek otoritesi olan Papa duruyor. Din adamından sıradan müminine kadar tüm Katoliklerin onun manevi önderliğini kabul etmesi bekleniyor.
Amerika'da yetişen Papa Leo XIV'ün kendi ülkesindeki Katolikler arasında da güçlü bir karşılığı var. Bu ise Trump yönetimi için başlı başına bir sorun. Leo XIV'ün bir açıklamasına itiraz etmek istediklerinde, başka bir Katolik din adamını eş değer bir otorite olarak öne çıkarmaları mümkün değil. Bazı Protestan topluluklarında evrensel bir lider olmadığından rakip yorumlar ve alternatif otoriteler daha kolay zemin bulabiliyor. Katolik Kilisesinde ise Papa, kilise yönetiminde yeryüzündeki en yüksek ve tartışmasız otorite olarak eşsiz bir yerde duruyor.