Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Başkan Danışmanı Murat Öztuna, Trump’ın Çin ziyaretinin Pekin tarafından nasıl değerlendirildiğini AA Analiz için kaleme aldı.
***
ABD Başkanı Donald Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in daveti üzerine 13-15 Mayıs tarihleri arasında Çin'e resmi bir ziyaret gerçekleştiriyor. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş sürerken ve Trump yönetiminin Çin’e yönelik son derece sert politikalar izlediği bir dönemde, tarafların hangi başlıklarda görüşebileceği ve nasıl bir ortak zeminde buluşabileceği soruları giderek daha fazla gündeme geliyor. Son dönemde Trump’ın açıklamalarında Çin’e karşı ton düşüşü gözlemlense de Çin tarafında bir güvensizlik mevcuttur. İki büyük güç arasında böylesine bir güven açığı söz konusuyken Trump’ın Çin ziyaretinden Pekin ne beklemektedir? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle bu güve
ABD–Çin ilişkilerinin son on yılına bakıldığında, iki ülke arasındaki rekabetin yalnızca ekonomik ve teknolojik alanlarla sınırlı kalmadığı ve diplomatik, güvenlik ve jeopolitik boyutlara yayılan bir mücadeleye dönüştüğü görülmektedir. Bu dönüşümün en görünür kırılma noktalarından biri ise Trump’ın ilk başkanlık döneminde Kasım 2017’de gerçekleştirdiği Pekin ziyaretidir. Ziyaret sırasında 230 milyar doların üzerinde ticaret anlaşması açıklanmış, ikili ilişkilerin altın dönemine girdiği izlenimi verilmiştir. Ardından ABD, Çin’e karşı geniş kapsamlı bir ticaret savaşı, yüksek teknoloji kısıtlamaları ve Huawei CFO’su Meng Wanzhou’nun gözaltına alınması gibi adımlarla iyimser ortamı gölgelerken
Trump’ın ikinci döneminde ise ABD–Çin ilişkileri daha keskin bir ayrışmayla karakterize olmaya başladı. Ekim 2025’te Busan’da gerçekleşen liderler zirvesi, sembolik olarak önemli olsa da Trump’ın Çin karşıtı söylemini yumuşatmadı. Aksine Tayvan’a yönelik silah satışlarının hem miktarı hem de teknolojik seviyesi artırıldı. Çin açısından bakıldığında Trump’ın yaklaşımı, Çin ile yapılan görüşmeleri pragmatist ve işlemsel olarak gören, ancak uzlaşmayı stratejik bir hedef olarak benimsemeyen bir çizgiye işaret etmektedir.
Güven açığının çok yükseldiği ve ABD/İsrail-İran Savaşı'nın sürdüğü bu konjonktürde Çin açısından zirve, bir büyük uzlaşma arayışından ziyade, hesaplanmış ve sınırlı bir dizi stratejik kazanımın optimize edilmesi anlamına gelmektedir. Pekin’in temel öncelikleri istikrarı korumak, ABD baskısını sınırlamak ve mevcut kaldıraç alanlarını muhafaza etmek olmak üzere üç başlıkta toplanabilir. Bu çerçevenin merkezinde ise Çin’in enerji yapısının somut kırılganlıkları bulunmaktadır. Çin, petrol tüketiminin yüzde 70’inden fazlasını ithal ederken bu ithalatın yaklaşık yüzde 45-50’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran özelinde ise Çin, ülkenin ana alıcısı konumundadır. Bu durum Çin’i hem bağımlı hem d
Ancak bu kırılganlıkla birlikte Çin aynı zamanda güçlü bir kaldıraç kapasitesine de sahiptir. İran’ın petrol gelirleri büyük ölçüde Çin’e bağımlı olduğu için Pekin, hem birincil müşteri hem yaptırımları aşma kanalı hem de potansiyel arabulucu olarak üç farklı rolün kesişim noktasında durmaktadır. Bu nedenle çatışma devam ettikçe Çin, ABD açısından yalnızca bir rakip değil, aynı zamanda zorunlu bir aktör haline gelmektedir. Bu durum Pekin’e, ABD gündemini kısmen şekillendirme, İran, ticaret ve teknoloji dosyalarını birbirine bağlama ve sınırlı işbirliği karşılığında taviz talep etme imkanı vermektedir.
Kısa vadede çatışmanın sürmesi, Çin’in sahip olduğu altı aylık stratejik petrol rezervi sayesinde pazarlık gücünü artırmaktadır. Ancak bu avantaj sınırsız değildir. Çin’in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 50’si Orta Doğu’dan gelmektedir. Ham petrol akışının mevcut boru hatlarına yönlendirilmesi muhtemel olsa da hatların kapasitesi oldukça sınırlı kalmaktadır. Dolayısıyla uzayan bir kriz, Çin ekonomisi için ciddi maliyetler üretme potansiyeline sahiptir.