Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş, Sıfır Atık Haftası çerçevesinde Sıfır Atık Hareketi'ni ve Türkiye'nin bu konuda attığı adımları AA Analiz için kaleme aldı.
***
İnsanlık, tarih boyunca medeniyetlerini suyun etrafında inşa etti. Bugün ise geleceğini atığın gölgesinde yeniden tanımlamak zorunda kalıyor çünkü çağımızın en büyük sorunu yalnızca iklim değişikliği değildir. Asıl sorun, sınırsız tüketimi refah zanneden anlayışın, emaneti sahiplik olarak görmesidir. Bu anlayış sorgulanmadıkça çevreye dair atılan her teknik adım eksik kalmaya mahkumdur.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliği ve eşi Emine Erdoğan'ın himayelerinde yürütülen Sıfır Atık Hareketi, tam da bu küresel kırılma döneminde dünyaya yeni bir bakış açısı sunmaktadır. Emine Erdoğan'ın uzun yıllardır kararlılıkla vurguladığı israf karşıtı yaşam anlayışı, bugün yalnızca Türkiye'de değil uluslararası çevre platformlarında da güçlü bir karşılık bulmaktadır çünkü Sıfır Atık yaklaşımı, çevre politikalarını teknik hedeflerin ötesine taşıyarak insanın tabiatla ilişkisini yeniden vicdani bir zeminde ele almaktadır.
Dünya, bugün sadece sıcaklık artışlarıyla değil vicdan aşınmasıyla, ölçüsüz üretimle, gıda kayıplarıyla, plastik bağımlılığıyla ve adaletsiz kaynak paylaşımıyla da karşı karşıyadır. Küresel sistemin en dikkat çekici çelişkilerinden biri şudur: Bir bölgede milyonlarca ton gıda çöpe giderken başka bir bölgede çocuklar, açlık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bir tarafta aşırı tüketim ekonomisi büyürken diğer tarafta kuraklık, göç, yoksulluk ve sosyal kırılganlık derinleşiyor. Özellikle dezavantajlı gruplar, düşük gelirli toplumlar, kırılgan bölgelerde yaşayan insanlar ve çocuklar, iklim krizinin sonuçlarından en ağır şekilde etkileniyor.
Bu nedenle iklim meselesi, çevresel bir başlık olmanın ötesinde aynı zamanda ahlaki, insani ve toplumsal bir meseledir.
Tam da bu noktada Türkiye'nin ortaya koyduğu Sıfır Atık yaklaşımı, dünyaya sadece teknik bir çevre politikası değil yeni bir medeniyet perspektifi sunmaktadır. Bu inisiyatif, atık yönetiminden önce bir bilinç yönetimidir. İsrafı reddeden, nimeti koruyan, emaneti gözeten bir yaşam anlayışıdır.
Bugün dünyada çevre politikaları çoğunlukla karbon hesapları üzerinden şekillenirken Türkiye, çok daha güçlü bir kavramsal yaklaşım ortaya koymaktadır: Kaynağı yalnızca ekonomik değer olarak değil gelecek nesillerin hakkı olarak görmek. İşte bu yaklaşım, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisinde giderek daha etkili bir aktör haline gelmesini sağlamaktadır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda (BMGK) kabul edilen 30 Mart'ın "Uluslararası Sıfır Atık Günü" olarak kutlanması kararı, aslında salt diplomatik bir başarı değildir. Bu karar, Anadolu'nun yüzyıllardır taşıdığı tasarruf kültürünün, paylaşma ahlakının ve kanaat medeniyetinin küresel ölçekte görünür hale gelmesidir çünkü bizim kültürümüzde ekmek kutsaldır, su emanettir, nimet özen ister. İsraf ise yalnızca ekonomik kayıp değil bereketin azalmasıdır.
Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Yeni teknolojiler kadar güçlü bir ahlak dili çünkü iklim krizinin temelinde sadece sanayi emisyonları bulunmuyor, kontrolsüz tüketimi teşvik eden küresel ekonomik paradigma da yer alıyor. Daha fazla üretmeyi ilerleme, daha fazla tüketmeyi özgürlük olarak gören sistem, doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak değerlendirmektedir. Oysa insan tabiatın sahibi değil emanetçisidir. Bu anlayış yeniden inşa edilmeden sürdürülebilir bir gelecek mümkün olmayacaktır.