İstanbul'dan Akdeniz'e, Paris'ten Brüksel'e kadar uzanan geniş bir coğrafyada mimariyle bütünleşen Eyüboğlu'nun yapıtları, yalnızca dönemin estetik arayışlarını belgelemekle kalmıyor, geleneksel Anadolu nakışını evrensel bir dille kamusal alana taşıyan birer kültür mirası olarak kentsel hafızadaki yerini koruyor.
Sanatçının "halkın göz hizasında sanat" ideali, meydanlardan geçenlerin, hastane koridorlarında bekleyenlerin ve sınır ötesindeki diplomatların adımlarına eşlik etmeyi sürdürüyor.
Resim yeteneği Trabzon Lisesi yıllarında Zeki Kocamemi tarafından keşfedilen Eyüboğlu, 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girerek Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı'nın atölyelerinde eğitim gördü. 1931-1933 yıllarında Paris'te Andre Lhote atölyesinde çalışan ve dönemin fovist, empresyonist ile kübist akımlarını yakından inceleyen sanatçı, Henri Matisse ve Raoul Dufy'nin lirik renk kullanımından etkilendi.
Türkiye'ye döndükten sonra D Grubu bünyesinde yer alan Eyüboğlu, 1937'de Fransız ressam Leopold Levy'nin asistanı olarak Akademi'de eğitimcilik görevine başladı.
Kariyerinin ilk evresindeki kübist ve konstrüktivist yaklaşımlardan zamanla uzaklaşan Eyüboğlu, yönünü bütünüyle yerel kaynaklara çevirdi. Minyatür, kilim dokumaları, çini, yazmacılık ve Hitit kabartmalarını çağdaş plastik dille harmanlayan sanatçı, "sanatın halkın göz hizasında olması gerektiği" anlayışıyla 1950'lerden itibaren üretimini tuval sınırlarının ötesine, doğrudan mimari yüzeylere taşıdı.
Plastik sanatların mimariyle kurduğu bağı her fırsatta savunan Eyüboğlu, bu yönelişini, "Mimar eli değmedikçe resim bir göçebe hayat yaşamaya, daha doğrusu yaşamadan diri diri gömülmeye yahut da loş müze salonlarında uykuya dalmaya mahkumdur." sözleriyle özetlemişti.
Eyüboğlu'nun mimariyle bütünleşen ilk plastik sanat denemeleri, 1940'lı yıllarda Ortaköy'deki Lido yüzme havuzu ile başkentteki Ankara Opera Binası'nda hayat buldu.
Sanatçının 1943 yılında Ortaköy Lido Havuzu için ürettiği mozaik panolarda yiyecek taşıyan kadınlar, paraşüt ve yelkenli figürleri yer aldı. Eyüboğlu'nun "Bunlara resim değil nakış demek lazım" sözleriyle nitelediği bu erken dönem panolar, yapının geçirdiği dönüşümler sonucu bugüne ulaşamadı.
Eyüboğlu'nun kamusal alandaki üretimi çok geçmeden başkente kadar uzandı. Şevki Balmumcu tasarımı tarihi Sergi Evi'nin mimar Paul Bonatz tarafından opera binasına dönüştürülmesi sürecinde görev alan Eyüboğlu, yapıya üç bölümlü bir duvar panosu hazırladı. Sanatçı, bu panolarda uçan bir at üzerinde iki sevgili figürünü yüzeye aktardı.
Geleneksel malzeme arayışını bu çalışmasında da sürdüren Eyüboğlu, Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı "Yerli taş, yerli nakış" başlıklı makalesinde, duvar resminde kullandığı tekniği şu sözlerle aktarmıştı: